Aytül Akal ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Çocuk Olsam, Kütüphaneye Koşsam**

İlk kez bir kütüphaneye girdiğimde, küçük bir çocuktum. Gıcırdayan tahtaları, dar uzun pencerelerinden sızan günışığının görünür kıldığı yüksek rafları ve yürüdükçe burnuma çarpan kesif küf kokusunu hatırlıyorum. Bir okul ödevi için bilgi gerekiyordu. “Yalnız gidemezsin,” diyerek tuhafiye dükkânını kapatıp benimle gelmişti babam.

Karanlık rafların arasından geçip, asık yüzlü görevliye, ansiklopedilerin nerede olduğunu sormuştuk. Sonra ciltli, kalın bir kitap çekip almıştık rafların birinden. Aradığım konuyu bulmak için sarımtrak, kırılgan sayfaları çevirdikçe, hapşırmaya başlamıştım. “Sayfaları hızlı çevirme,” demişti babam, “toz kaldırıyorsun.”

Beş duyuma seslenen bu deneyimden, çok da neşeli bir anı biriktirememiş olduğuma üzülmüyorum, çünkü bu, bana kütüphanelerin dünüyle ve bugününü mükemmelen karşılaştırma fırsatı veriyor. “Dünü” derken de, 50 yıl öncesinden söz ettiğimi belirtmeliyim…

Eskiden, sanki durdukça daha da esmerleşme özelliğine sahip sarımtrak kâğıtlara basılan ve fotokopiyle çoğaltılmış hissi veren –ki o zamanlar fotokopi diye bir cihaz henüz icat edilmemişti!- siyah beyaz resimli çocuk kitapları, kütüphanelerin göze çarpmayan en uzak köşesinde bir rafın tamamını bile kaplamazdı. Üstelik öyle eskiydiler ki, çoğunun kendi kapakları çoktan yırtılmış olduğundan, bir ciltçide (mücellit denirdi…) tek tip renkte ciltlenip sıralanmışlardı raflara; hepsi birbirinin aynı, kişiliksiz kitaplar…

Hoş, kütüphaneye çocuk kitabı aramak için gittiğimi de hatırlamıyorum, olsa olsa ansiklopedi peşindeydim hep.

Gazeteler kuponla cilt cilt ansiklopediler dağıtmaya başladıktan sonra, kütüphanelerden kesilmişti ayağım. Bizde olmayan cilt komşuda bulunabilirdi; çoğu kez istenen bilgiyi bulmak için komşu komşu dolaşmak gerekirdi. Bazısı cildi ödünç vermeye yanaşmazdı, oracıkta bir kâğıda not almak zorunda kalırdım…

Belki bu yoksunluktan olsa gerek, kendi çocuklarım doğduğunda, her odaya kitaplık kurmuş, neredeyse her ansiklopedi yayınına abone olmuştum. Hayat Mecmuası’nda çalışıyordum, iş yerimden çıkıp Cağaloğlu’dan Sirkeci’ye doğru yürürken gördüğüm kitapçılara girip çıkıp çocuk kitaplarına da bakardım. Param çok değerliydi, almadan tek tek okurdum onları, dikkatle seçerdim… Öyle zordu ki beğenmek, öyle zordu ki güzel bir kitap bulabilmek…

Yoksunlukların zaman içinde insanı zenginleştirdiğinden söz edilebilir mi acaba? Kendi çocukluğumda özlemini duyduğum, eksikliğini hissettiğim ne varsa: masallar… öyküler… yaşamımı onlarla doldurdum; yazdım, yazdım, yazdım… Sonunda bir de baktım ki, yazdığım her kitap, beni aynı adrese götürüyor: Kütüphanelere!  Ama yıllar sonra kapısını yeniden aralayıp başımı uzattığım kütüphanelerin görüntüsü, benim çocukken belleğime yapışıp kalan görüntüden çok farklıydı… Binalar aydınlık ve modern, görevliler güleryüzlü, neşeli, raflar, çocuk kitaplarıyla cıvıl cıvıl…  Oraya ilk kez ve tek başına gelen bir çocuk bile, onca kitap içinde istediğini kolayca bulabilirdi.  Kıskansam mı?  Neden benim çocukluğumda yoktu bu kütüphaneler desem mi?  Ama işe bakın ki, bugünün anne babalarının çoğu, çocukları  ve kendileri için yaratılan bu şansın farkında bile değil.

Kimi söyleşilerde bazen çocuklar, anne babalarından bir şey istediklerinde duydukları bahaneye sığınıveriyorlar, “Kitaplar çok pahalı, onun için alamıyoruz, onun için okuyamıyoruz…”

Cebinde ancak yarım simit alacak harçlıkla büyüyen bir çocuk olarak, kitapların pahalı olduğuna beni kimse inandıramaz. Kitaplar ucuz da değil, BEDAVA hatta. Buyrun, kütüphanelere… Yeryüzünde hiçbir şey bu kadar bedava olamaz. Yediğimiz, içtiğimiz, kullandığımız her şeyin bir bedeli var, ama kütüphaneden alıp okuduğumuz kitapların bedeli yok. Bir dilim ekmeği on kişi paylaşmaya kalksak, fındık kadar lokma düşmez kimseye, herkes aç kalır. Ama yüzlerce kişinin paylaştığı bir kitap, dikkatli okunduğu, zarar verilmediği sürece, yeni okurlarını beklemeyi sürdürür kütüphane rafında. Bir kitap yüzlerce, binlerce kişinin iç dünyasını doyurabilir, zenginleştirebilir…

Ailecek birinin evine misafirliğe gittiğimizde, eğer varsa kitaplıklarını karıştırıp okunacak bir şeyler aramakla geçti çocukluğum. Bulduğum kitapları kimi kez ödünç alabildim, kimi kez izin vermediler. Başlayıp 10-20 sayfa okumuşssam, gözüm arkada kalarak çıktım o evlerden. Bugünün kütüphaneleri ışınlansa, çocukluğuma gitse, ben de kütüphanelere koşsam, dilediğimce ödünç kitap alıp okuyabilsem…

Akıp giden yıllar içinde masalar, raflar değişti, arşiv güncellendi, kitaplar nitelik kazandı… Tüm bu değişim içinde, kalıcı olan tek şey, kendini yenileyerek ve modernleştirerek, okurlarına sıcak bir kucak açan kütüphane kavramı oldu.  Çocukluğum? O çoktan gitti, kütüphanelerdeki kitaplara yerleşti…

*(Yazarin, Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi’nin kuruluşunun 50. Yılı nedeniyle Mart 2012’de yayımladigi kitapta yer alan yazisi)

**http://www.aytulakal.com/index.php/blog/200-cocuk-olsam-kutuphaneye-kossam

 

Yazar: Aytül Akal 

 

 

***Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir