Habib Bektaş ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

 

“Motoroloji”*

 

Güngörmüş bir ırmak o. O zamanlar çok genişti. Ve derin, deli dolu, çağıldayarak akan suları vardı. Çocuk nedense ısrarla “dere” diyor. Ve ırmağın suları için “bembeyaz”. Yıllar sonra o günleri anımsayınca, ırmağı Ova adlı gelinin gerdanındaki gümüş bir kolye olarak tanımlayacaktı. Ve dere yerine “ırmak” diyecekti.

 

Hayıtların, ılgınların, söğüt fidanlarının arasından yürüyorlar. Çocuk soruyor:

“Baba, derin midir bu su?”

“Senin boyun kadar filan,” diyor genç adam. Birkaç küçük adım daha atıyorlar, sonra çocuğun önünde eğiliyor adam. Başları aynı hizada şimdi. Adam, söylediklerini yeterli görmemiş olmalı: “Bazı yerleri ama daha derin olabilir. Bir süre sonra uygun bir yer bulursak, akıntının olmadığı, yüzeriz,” deyince çocuğun yüzü gülüyor.

“Baba, sen çok iyi yüzersin, değil mi!”

Gülüyor genç adam:

“O kadar da değil, canım, ama yüzeriz işte.”

Çocuk babasının gözlerine bakıyor. Babası şaka yapmış olsun istiyor. Babası balık gibi yüzmesini bilsin istiyor. Bir şey demiyor. Yürüyorlar ırmak boyunca. Çocuk soruyor:

“Baba, bu derenin adı ne?”

“Gediz, Gediz ırmağı. Mitolojide ama “Hermos” diye geçer.”

 

Mitoloji kelimesini anlayamıyor çocuk. Ama sormak da istemiyor. Bir söğüdün gölgesine oturuyorlar. Babası elindeki çıkını açıyor. İçinde iki domates var, kendi bağlarından. İki dilim peynir. İki haşlanmış yumurta. Bir salkım üzüm. Ve bağ damının önündeki fırında yaptıkları kara ekmekten dört dilim.

Çocuk yumurta soyarken soruyor:

“Ama suyumuz yok, baba, susarsak?”

Adam “bembeyaz” suyu gösteriyor. “İşte Hermos’un suyu, içeriz.”

“Bu su içilir mi, baba?”

“Bak,” diyor adam, “billur gibi, su, beni içebilirsiniz, diyor.”

 

Yemekten sonra adam, narin söğüt dallarından oğlu için yatak yapıyor. Çocuk, toprağın üstüne uzanan babasına bakıyor kaygıyla. Onun öyle toprağın üstüne yatmasını istemiyor. Yere sarkmış dallardan birkaç dal kırıyor. Uzatıyor adama: “Baba, al, sana da yatak olsun.”

Adam gülüyor. Çok güzel gülüyor. Çocuk da gülüyor. Gülüşleri suya düşüyor. Billur gibi sular o gülüşleri uzaklara, denizlere taşıyor. Sonra adam bir masal anlatıyor. Bir çocukla bir eskicinin kısa süren hüzünlü dostluğunu. O hüzünlü masal çocuğun çok koşuna gidiyor. Ağladığını göstermeden adama soruyor:

“Baba, bu bir masal mı?”

“Hikâye de denebilir,” diyor adam.

Çocuk meraklı:

“Baba, bunu sana kim anlattı?”

“Bilmem,” diyor adam, “unuttum şimdi. Bir yerde okumuş da olabilirim.”

Çocuk o hikâyeyi unutmuyor. Zaman zaman düşünüyor. Babasından dinlediği hikâye mi masal mı, işin içinden çıkamıyor. Kuşkulanmasının nedeni, babasının anlattığı, annesinden dinlediği masallara hiç benzemiyor.

 

Sonra günler geçiyor, aylar, belki de yıllar. Çocuk okula başlıyor. Çocuğun kitapları oluyor. Ama onlar ders kitapları. Çocuk hikâye kitaplarının da olmasını istiyor. Ama babasına kıyamıyor. Baba, bana hikâye kitabı al, diyemiyor. Ayakkabısı delinip su aldığında da diyememişti. Babasının parası az, biliyor. Çocuğunun istediği bir şeyi alamazsa babasının üzüleceğini biliyor çocuk. Bilmek de değil, seziyor.

 

Nereden duydu? Şimdi anımsamıyor. Kendi gittiği okul değil. Bir başka okul. O okulun bahçesinde uzun, barakaya benzer bir bina var. Oraya kütüphane diyorlar. Çocuk kütüphaneyi buluyor. Nasıl buluyor, şimdi bilmiyor. İçeriye girecek. Ama o zamanlar podye dedikleri kara önlüğünün üstünde kurumuş çamur lekeleri var. İçeriye girmeye cesaret edemiyor. Okulun bahçesine giriyor. Önlüğünün üstündeki çamur lekelerini ıslattığı eliyle temizlemeye çalışıyor. Ne yazık ki önlüğün önü daha bir çamur bulaşığı oluyor. Çocuk öyle, ıslak önlüğüyle giriyor içeriye. Girer girmez de burnuna bir koku geliyor. Bu o güne dek hiç algılamadığı bir koku. Çok sonraları onun kitap kokusu olduğunu öğrenecekti çocuk. En dipteki küçük masanın arkasında kocaman, ama çok kocaman bir adam görüyor. Adamın çenesinin altında bir çene daha var. Çocuk korkuyor. Geriye dönmek, kaçmak istiyor. O zaman işte o adam, şişman olduğu için başını öne eğdiğinde çenesinin altındaki bölümün katmerleşmesiyle neredeyse bir ikinci çenesi oluşan adam sesleniyor çocuğun arkasından:

“Evladım, nereye gidiyorsun?”

Çocuk sanki bir suç işlemiş de… Ne desin. Masanın ardındaki adama dönüyor ama yere bakıyor. Duyulur duyulmaz “Eve, eve gidiyorum,” diyebiliyor.

Gülüyor çift çeneli adam. Gülünce çok güzel oluyor. Yüzü gülen bir aydede oluyor. Çocuk da gülmek istiyor. Ama korkuyor. Belki gözleriyle güldü, kim bilir. Adam soruyor:

“Neden geldin, yavrum?”

“Kitap,” diyebiliyor çocuk. Sonra, nice sonra da ekliyor, “öğretmenim.”

Adam yanına çağırıyor çocuğu. “Gel bakalım çamurdan adam,” diyor, “gel de biraz sohbet edelim.” Soruyor:

“Hangi okula gidiyorsun?”

Çocuk gittiği okulun adını söylüyor. Sonra da nedense ekliyor: “Ben okulu sevmiyorum ama!”

Adam yine gülüyor, çok güzel gülüyor. “Ben de sevmezdim,” diyor. Sonra ekliyor: “Kitapları seviyor musun?”

Çocuk yere bakarak konuşuyor:

“Onları da sevmiyorum!”

Adam sorarken gülüyor:

“Neden sevmiyorsun?”

“Çünkü onlar ders kitaplarıdır!”

Öğretmen yine gülüyor, kocaman:

“Yahu onları ben de sevmezdim! Peki senin masal kitabın, hikâye kitabın yok mu?”

Çocuk ne diyeceğini biliyor. Biliyor ama nasıl dese:

“Babama söylemedim,” diyor duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra adamın gözlerine bakarak konuşuyor: “Belki parası azdır, öyle düşündüm.”

Adamın gözleri bulutlanıyor. “İyi düşünmüşsün, aferin,” diyor. Sonra tavana bakıyor iki çeneli öğretmen. Çocuk o öğretmenin kendi gittiği okuldaki öğretmenlere benzemediğini fark ediyor. Adam yine soruyor:

“Neden böyle çamura bulandın?”

“Çamur çoktu. Buraya girmeden çeşmeye gittim, temizledim.”

Gülüyor adam. Soruyor:

“Neden temizledin ki?”

Çocuk adamın gözlerine bakıyor. Adamın gözlerine bakarak konuşuyor:

“Kitap var ya… Kitap çamur olmasın…”

Adam çocuğa el ediyor. “Gel,” diyor. “Gel gel, yanaş.” Sonra kocaman elini çocuğun başının üstüne koyuyor, sıfıra vurulmuş saçları okşuyor. “Sen akıllı bir çocuksun,” diyor. “Üstelik iyi bir çocuksun.”

Çocuk, boğazının neden yandığını, neden tıkanır gibi olduğunu anlayamıyor.

Sonra yine konuşuyor adam:

“Sana buradan kitap vereceğim. Evde okur geriye getirirsin. Anladın mı?”

“Anladım,” diyor çocuk.

“Seni buraya üye yapalım,” diyor adam.

Çocuk üyeliğin ne olduğunu hem anlıyor hem anlamıyor. Yine yere bakarak konuşuyor:

“Ben üye olmam. Ben benim, işte böyle. Kitap verirsen okur sonra geriye getiririm.”

Adam yine gülüyor. Kütüphanenin açık olduğu gün ve saatleri söyledikten sonra bir kitap uzatıyor çocuğa. “Al bakalım şu kitabı, okulu sevmeyen çocuk” diyor. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi soruyor: “Yahu senin adın ne?”

Çocuk adını söylüyor. Ve aydedeye benzettiği güzel adamın verdiği kitaba bakıyor. Kitabın üstünde Ömer Seyfettin yazıyor. Çocuk soruyor:

“Kitabı ne zaman getireyim?”

“Okuyup bitirdikten sonra,” diyor öğretmen.

Çocuk hiçbir şey demeden çıkıyor dışarıya. Çeşmenin yanındaki çınarın altına oturup okumaya başlıyor. Ne kadar zaman geçti bilmiyor. Ama göğsündeki çamur bulaşıkları kurumuş. Koşarak giriyor kütüphaneye. Kitabı uzatıyor adama. Adam şaşırıyor. Gözlerini kocaman açmış. Soruyor:

“Neden getirdin kitabı geriye?”

“Sen öyle dedin ya,” diyor çocuk.

“Nasıl dedim?”

“Okuduktan sonra getir!”

Gülüveriyor adam. Çocuğa okuduğu hikâyeyi anlattırıyor. Dinlerken bir kez daha gülüyor. Çocuğun kısacık saçlarını okşuyor. “Eee sen yeni bir kitabı hak ettin,” diyor.

Böyle başlıyor.

 

Çocuk okulu sevmiyor. Ama üye olmadan kütüphaneden eve kitap taşıyor sürekli. Kitaplar gidiyor geliyor, gidiyor geliyor. Adam bir gün çocuğa bir kitap uzatıyor. Kitaptaki hikayelerin arasından bir hikâye gösteriyor. Diyor ki, “Bu hikâyeyi çok seveceksin.”

Çocuk hikâyenin adına bakıyor: “Eskici”. Sonra adama bakıyor. Nereden biliyorsun seveceğimi der gibi bakıyor. Adam kısaca anlatıyor. Bu hikâyede bir çocuk var, diyor, bir çocukla bir seyyar kundura tamircisinin kısacık dostluğu.

Çocuğun bakışları dalgınlaşıyor, uzaklara gidiyor. Bir ırmağın kıyısına. Babasının anlattığı masal geliyor gözlerinin önüne. İlk kez adamın yüzüne bakarak gülüveriyor, sıcacık. “Ben bu masalı biliyorum,” diyor.

Adamın kaşları çatılıyor:

“Bu masal değil!” diyor.

Çocuk sesini babasının sesine benzetmeye çalışıyor:

“Hikâye de denebilir.”

Adam kahkahalarla gülüyor. “Anlat bakalım hikâye de denebilen bu masalı!”

Annesi ve babasını kaybetmiş bir çocuğun Arabistan diye bir yere gemiyle gidişini anlatıyor çocuk, aynı babasının anlattığı gibi. Çocuğun ve eskicinin ağlayışlarını. Bir de eskicinin çocukla biraz daha söyleşebilmek için işi yavaşlattığını.

Kütüphanedeki kitap kokularına hüzün ekleniyor. Adam kitabı uzatıyor:

“Bu kitapta başka hikâyeler de var. Al, oku. Lütfen ama o hikâyeyi bir kez daha oku!”

“O hikâyeyi ben okumadım ki!”

Adam şaşırıyor:

“Nereden biliyorsun öyleyse?”

“Babam anlattı, Hermos’un kıyısında,” diyor çocuk.

Adamın gözleri açılıyor:

“Neyin kıyısında, neyin kıyısında?”

“Gediz ırmağının kıyısında,” diyor çocuk. “O ırmağa ama motorojide Hermos derler.”

Adam kahkahalarla gülerken güçlükle konuşabiliyor:

“Nerede derler nerede?”

Çocuk çalımlı çalımlı “motorojide” deyince adam çocuğa sevgiyle bakıyor. Sonra da koşup mitolojiyle ilgili bir kitap daha uzatıyor çocuğa. “Al, buna da bir göz at bakalım…”

 

Yıllar yılları kovalamış. Çocuğun saçları apak olmuş. Nedendir bilinmez ak saçlı çocuk yine aynı ırmağın kıyısına gitmiş. Bok ve fabrika artığı kimyasal maddeleri taşımaya çalışan ırmağın kahverengiye dönük rengi yüreğini sızlatıyor ak saçlı çocuğun. İşte tam o anda sulara düşen gülüşünü düşünüyor, ve babasının gülüşünü. Kütüphaneci öğretmenin gülüşü geliyor gözlerinin önüne. O gülüş nerede? O gülüşü nerede bulabilir çocuk? Sulara bakıyor. Sonra gökyüzüne. Sanki babasıyla kütüphaneci öğretmen yan yanaymış, konuşuyorlarmış Refik Halid Karay diye bir yazar üzerine.

 

Kente girerken kütüphaneci öğretmene“motoroloji” deyişi aklına geliyor. Gülüveriyor kendi kendine. Gülüyor, gülüyor, gülüyor. Sonra da gözlerinden akan yaşları gülüşüne yoruyor.

 

Yazar: Habib Bektaş

 

*Tüm hakları saklıdır. Eser sahibinin izni olmaksızın bu dokümanın tamamı veya belli bir bölümü hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda kaynak gösterilse dahi izin alınmadan kullanılamaz, çoğaltılamaz ve kopyalanamaz.

**Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir