Mehmet Atilla ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Bendeki Kütüphane

             Kütüphanelerin birçok işlevi var. Bunları uzun uzadıya sıralamak istemem. Fakat içimden bir ses, bu işlevlerden üçünü öne çıkarıyor: kültürel birikimin korunması, ödünç verilmesi ve bu birikime erişimde gözetilen adalet duygusu. Hepimiz biliyoruz ki, son yıllarda yaşamımızı etkileyen bir olgu var; ortaya konulan ürünler ya hızla tüketiliyor ya da yerini bir başkasına bırakıyor. Kitap, müzik albümü, sinema filmi gibi üretimlerin ömrü birkaç ayla sınırlı. Gündemi iyi izleyemezseniz, bazı çalışmalardan haberiniz bile olmuyor. Kültürel mirasın en önemli aktarıcıları olan kitap ve dergi paylaşımında da savurucu bir rüzgâr kol geziyor. Popüler kitapları ve dergileri yakalamak bir ölçüde mümkün olsa da geniş kesimlere seslenmeyen yapıtlar ne yazık ki birkaç günlük raf ömrüyle yetinmek zorunda. İşte bu savrulmayı dizginleyebilecek en güçlü kurum, kütüphaneler… Değil aylara, uzun yıllara dayanabilen bir koruma bilinciyle hizmet veriliyor oluşunu çok önemsiyorum bu yüzden. Yeter ki okurda arayıp sorgulama direnci olsun, bundan sonrasını kütüphanelere bırakmak, aynı zamanda bir zevk de. Kuşkusuz ki günümüzün dijital ortamı birtakım kolaylıklar ve erişim hızı sağlıyor. Ancak bu her zaman yeterli değil. Çoğu da güncelle sınırlı zaten. Onlar kıyıya vuran dalgalar, asıl deniz arkada. Yanınıza bir de kılavuz kaptan alırsanız, ulaşamayacağınız kıyı, saptayamayacağınız derinlik yok.

İşin bir de ekonomik boyutu var. Her belge ya da gereç için uygun olmasa da birçok kaynağı ödünç alıp inceleyebilmek, yalnızca kütüphanelere özgü bir olanak. Böylece ekonomik yetersizlikleri öne çıkarma kolaycılığını bir anda yok edebiliyor. Deyim yerindeyse parasız bir otoyol, sağlam bir basamak…

Kütüphanelerle beni barışık kılan bir başka boyut da herkesi eşit gören bir dengenin varlığı… O kapıdan içeri kim girerse girsin, hem kaynaklara hem de çalışanlara eşit uzaklıkta. Öğrenci, öğretmen, müdür, bakan, her kimse, kütüphanenin kurallarına uymak zorunda hissediyor kendini. Kütüphane çatısının altında kutsal bir atmosfer oluyor nedense, kendiliğinden oluşan iç disiplin nedeniyle insanlar yanındakine üstten bakamıyor. Sistem herkes için aynı. Kurallar da öyle. Doğrusunu söylemek gerekirse, yaşamın kendi akışı içinde pek de sık karşılaştığımız bir durum değil bu. Öyleyse gizli bir sevinç olarak da adlandırabiliriz.

Özellikle çocuklar için kütüphanelerin bir başka özelliği de var üstelik. “Ne okuyacağız, nasıl bulacağız?” sorularını en kolay yanıtlayabilecekleri bir kurum olarak görüyorum kütüphaneleri. Bilindiği gibi çocuklarla kitaplar arasındaki sürekliliği sağlayabilecek birçok etkenden söz edilir; aile, okul, çevre, kitabevleri, medya bunlardan başlıcaları… Bu zincire kütüphaneleri de eklemek ve ayrı bir parantez açmak gerekir. Yalnızca güncel olanla yetinmeyip yüzyıllara dayanan bir mirası taşıdıkları ve gerek ulusal gerekse evrensel yapıtlara erişimi sağladıkları için her kütüphanenin kendine özgü bir “büyüklüğü” olduğunu kabul etmek zorundayız.

Doğup büyüdüğüm kasabada kütüphane olmadığı için çocukluk dönemimi kütüphanelerden uzak yaşadım ne yazık ki. Lise ve üniversitede de sınırlı ölçüde yararlandım. O yılların koşulları öyleydi çünkü. Ama sonraki dönemlerde içimdeki boşluğu doldurduğumu söyleyebilirim. Bu yüzden de kütüphaneci dostum çok. Ama işimiz de çok. Daha alınacak uzun bir yolumuz var. Gelişmiş ülkelerle kıyasladığımızda rakamlar bizden yana değil çünkü. Üniversite ve vakıf kütüphaneleri eskiye oranla gelişim gösterse de halk ve çocuk kütüphaneleri hâlâ bakıma muhtaç. Olsun, biz işimizi yapalım. Okumaya ve yazmaya devam. Ne demişler; “Kara gün kararıp kalmaz.”

 

Yazar: Mehmet Atilla

*Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir