İlkay Marangoz ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Raflar Dolusu Kitap

İmkânların kısıtlı olduğu zamanlarda, çok çocuklu bir ailede büyüyen annem bize hep ne kadar şanslı olduğumuzu söylerdi. Her akşam en az iki kitap okurduk beraber, biri benim, diğeri kardeşimin seçtiği… Sonra o kitaplar üzerinde konuşurduk, o dönemin modası mıydı, bilmem, hep mağdur çocukların olduğu, sonu bazen mutlu bazen mutsuz biten hikâyelerdi. Çoğunda gözyaşlarımı tutamadığımı hatırlarım. O kitap saatimizin en güzel yanı da annemle bazen o kitap hakkında, bazen de oradan çağrışarak vardığımız sohbetlerde en sevdiğim kısım annemin çocukluğuna ilişkin olanlardı. Çok uzak gelirdi, insan annesini çocuk olarak düşünemiyor çocukken… Hele şimdiki gibi fotoğrafın, videonun da bol olmadığı zamanlar olduğunu düşünürsek…

“Siz çok şanslısınız,” derdi işte tam o zamanlarda… “Ben çocukken nerede evde bu kadar kitap, kasap, bakkal gazete kâğıdına paket yaparsa anca o zaman gazete okur, kitabı ödünç almasak evimize kitap girmezdi,” derdi.

Biz her seferinde çok şaşırır,  onun için üzülürdük…

“…ama bizim kütüphanemiz vardı, parkın içindeki postane binasında bir kütüphane açılmıştı. Abimle gitmiş ve bana kart çıkartmıştık. Bütün boş zamanlarımı o kütüphanede kitap okuyarak geçiriyordum. Ama Adapazarı büyüyüp kalabalıklaşınca o kütüphane bize yetmemeye başladı, başka bir binaya taşıdılar, daha çok kitap geldi. Kocaman bir kütüphanemiz oldu. O kadar güzeldi ki…” diye anlatmaya devam edince yüzlerimiz gülerdi. Annemin çocukluğu için üzülmeyi bırakır sevinirdik.

O zamanlar aklıma takılan bir şey vardı. Annem hep ne kadar şanslı olduğumuzu söyler dururdu ama biz henüz bir kütüphane görmemiştik. Yaşadığımız yerde kütüphane olmaması bizi içten içe üzerdi.

İlkokula başladıktan sonra bir gün öğretmenimiz eğitsel kollardan bahsetti. Tahtayı konuları yazdı, spor, kızılay vs. ve sınıftaki herkes ikişer ikişer bir eğitsel kol seçti. Listede Kitaplık Kolu diye bir seçenek vardı. Görür görmez anlamıştım, o benim içindi. Gönüllü oldum. O akşam eve geldiğimde anneme nasıl bir coşku ve sevinç ile anlattıysam annem sevincimi desteklemek için koluma kırmızı üzerine beyaz ile KK harfleri işleyen bir bant hazırladı. Onu beş yıl boyunca gururla taşıdım. Sınıfın demirbaşlarından bir dolabı kitaplık yaptık, içinde kitap yoktu ama olsun, kitaplığımız vardı. Onun gerçek bir kütüphane gibi çalışır hale gelmesi ne kadar zaman aldı hatırlamıyorum. Ama günler geçtikçe kitaplığımız doldu, okuduğumuz kitapları övüp arkadaşlarımızın da okumasını sağladık. Gün geldi ödünç verilen kitabın geri gelmesini heyecanla bekledik, okuma sıralarına girdik. Okumakla kalmadık hepimiz evlerden kitap getirdik o kitaplığa… Ben bazı kitaplarıma kıyamaz ama sınıf kitaplığında da olmasını isterdim. O zaman annem ya da babam aynısından satın alırdı, onu bağışlardım kitaplığımıza…

Çok büyük bir tesadüf, otuz yıl öncesinden bir sürprizle karşılaştım geçen yıl… İlkokul arkadaşlarımdan biri o sınıf kitaplığından ödünç aldığı ve belki de mezun olduğumuz için elinde kalan bir kitabı paylaştı benimle… Çocukluğumun okuduğu sayfalara yıllar sonra tekrar dokunmak çok heyecan vericiydi. O yıllarda hayranı olduğum Arkadaş Kitaplar’ın Küçük Prens’i. Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirisi, 1980 baskı tarihi… Benim o kütüphaneye bağışladığım 23. kitap…  O yıllarda verdiğim emeğin ödülü gibi…

İlkokuldan sonra ortaokul ve lise hayatımda da aynı hedefle ama büyüdüğümüz için mi bilmiyorum, ismi de büyüyen ve Kütüphane kolu olan eğitsel kola girdim. Artık okulumuzun sınıftan bozma gerçek sayılabilecek bir kütüphanesi vardı. O kadar severdim ki ödevlerimi bile orada yapar, teneffüslerin çoğunu kitapları düzenleyerek geçirirdim. Kitap kokusu diye bir gerçeğin farkına da o zaman vardım. Bir süre gitmesem kokusunu özlüyordum. Varlığından beri haberimin olmadığı birçok yazarla orada tanıştım.

Lise mezuniyetimin o kütüphaneden de ayrılacağım anlamına gelmesi gerçeği beni çok üzmüştü. Burnumda sızı ile hatırlarım hâlâ…

Üniversite eğitimim için İstanbul’a gelince kütüphane bağımlılığım doruk noktasına ulaştı. Gördüğüm ilk gerçek kütüphane İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi…  Sonrasında tek tek dolaşıp yurt içi-yurt dışı kütüphane kültürümü geliştirdim elbette ama İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi benim için en özeli, en güzelidir… Sayısız kitaba ulaşma lüksüm biraz da olsa kendi kitaplığımı geliştirmemi geciktirse de gerçek bir okuyucu olmamı sağlayan bu kütüphanedir. Okul yıllarımda iki yıl üst üste en çok kitap kiralayanlara verilen bir belge aldım, onları ve kütüphane kartlarımı hâlâ saklıyorum.

Şimdilerde bilgisayarımı, çantamı alıp kütüphanelere saklandığım, oralarda çalıştığım da çoktur. Her gittiğimde de annemin çocukluğundaki kütüphane gelir aklıma, masaları boş, rafları dolu gördükçe… Bu şehrin kalabalığına kütüphanelerin dar geleceği günler görmek dileğiyle…

Yazar: İlkay Marangoz

Ocak 2017, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, İstanbul

 

*Yukarıda yer alan bilgiler  2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

BATILILAR ANALARININ KARNINDAN KİTAP OKUMAYI SEVEREK Mİ DOĞUYOR?

“Bu Batılılar nasıl da okuyor!!” denir ya bizde hani.  Metroda okuyorlar, parkta okuyorlar falan diye özenilir.  Analarının karnından böyle doğdukları sanılır.  Ya da “Ana-babaları okuyor, onlar da onları görüyor da ondan okuyorlar” denir.  Külliyen yalan!!  Daha doğrusu kazın ayağı öyle değil.  O kadar basit değil yani işler.  Neler neler yapıyorlar çocuklar okusun diye, bir bilseniz!  Ne mesai veriyorlar, ne çok enerji ve para harcıyorlar bunun için!

Son üç yıldır yaz aylarımı Amerika’nın Pittsburgh şehrinde geçiriyorum.  2011 yazında, orada gördüklerimi çok sevgili Fatih Erdoğan Çocuk İçin Yazmak eğitim grubuna (Mavibigrup) bir e-posta yazarak paylaşmıştım.  Şimdi sizlerle o mesajı paylaşmak istiyorum.  Bakın standart bir Amerikan şehrinde “çocuklar okusun” diye neler yapılıyor!


Temmuz, 2011

İlk önce şehrin ana kütüphanesine gittim:  Carnegie Library.  Bu Carnegie denen adam Pittsburgh’un gelmiş geçmiş en zengin şahsiyetlerinden biri.  Zaten bunlardan 4 adet var; Carnegie (kömür işinden zengin olmuş, Amerika’nın en iyi okullarından biri olan Carnegie-Mellon Üniversitesinin de kurucularından biri), Mellon (Bu da üniversitenin diğer kurucusu, bankacılıktan para yapmış), Heinz (şu meşhur Heinz ketçaplarının sahibi), Frick (Bu da kömür işinden zengin olmuş).  Şimdi bu adamlar zengin olmuş olmasına da parayı şehirlerine saçabildikleri kadar saçmışlar.  Öldükten sonra da vakıfları bu para saçma işini aynı hızla devam ettiriyor.  Neler mi yapmışlar şehre?  Ne siz sorun ne ben söyleyeyim!  Mesela Frick dev gibi büyük bir park bağışlamış.  Adının “park” olduğuna bakmayın, bizim Belgrad Ormanı kıvamında bir şey.  Bir de evini bağışlamış.  Öyle güzel bir bahçesi var ki anlatamam.  Geçen Cuma akşamı halka açık, ücretsiz bir konser dinlemeye gittik.  Herkes piknik örtülerini, masalarını, sandalyelerini getirmiş.  Masaların ortasına çiçek bile getirmişler!

Her neyse, diğerleri neler bağışlamış/yaptırmış?  Bilim Müzesi, Ulusal Doğa Müzesi, Sanat Müzesi, Şehir Tarihi Müzesi, Spor Müzesi, stadyum (lar), parklar, okullar, opera salonu, konser salonu, aile merkezleri…  Ayrıca Çocuk Müzesi, Hayvanat Bahçesi, Botanik Bahçesi, Kuş Cenneti gibi mekanlar da bu 4 zengin değil ama şehrin başka zenginleri tarafından yaptırılmış.  Halktan kazandığını aynen halka iade eden bir grup insan anlayacağınız.  Yaşadığı şehrin insanının iç huzurunu, esetetik değerlerini, aklını, fikrini, yüreğini ferah tutmak için elinden gelen her şeyi yapan “iyi kalpli” zenginler!!  Tüm bu bahsettiğim mekanlar sadece 1.5 milyon insanın yaşadığı bir şehirde halkın emrine amade.  Yani Pittsburgh’u öyle çok büyük bir şehir falan sanmayın.

Her neyse, biz dönelim okuma konusuna…

Öncelikle katıldığım okuma seanslarını anlatmak istiyorum.  Bahsettiğim Carnegie Library’nin merkez binasının (dev gibi, muhteşem bir bina) yanı sıra, şehrin her köşesinde 20den fazla şubesi var.  Her birinde her gün okuma seansları yapılıyor.  Kütüphane görevlileri hem çocuk kitaplarına hayran insanlar hem de bana sorarsanız her biri tiyatrocu!!  Öyle güzel okuyorlar ki kitapları anlatamam.  Hem okuyor hem oynuyorlar.  Ayrıca çocuklara danslar öğretiyorlar, oyunlar oynatıyorlar.  Mesela dün bir kütüphanede konu “Afrika”ydı.  Kütüphane görevlisi hanım bir dolu Afrika kökenli obje getirmiş.  Çocuklara onları gösterdi, Afrika’daki hayatı anlattı (kendisi gitmiş, bir kaç ay Mali’de bir köyde yaşamış).  Afrika hikayeleri okudu.  Elişi çalışmaları yaptırttı.  Bunlar yetmiyormuş gibi bir de üşenmeyip Mali yemekleri pişirmiş, çocuklara ikram etti.  Her hafta başka bir ülkeyi anlatıyorlarmış.  Çarşamba günü gittiğim seanstaki hanım folklorik danslar da öğretti.  Her hafta, her şubede farklı bir ülke işleniyor.  2 hafta sonra Türkiye var.  Konyalı şarkısıyla Konya halk dansları öğretecekmiş Amerikalı kütüphaneci!!

Okuma seansları farklı yaş gruplarına göre düzenleniyor.  Okulöncesi, ilkokul, ergen…  bizim de bildiklerimiz.  İlginç olan “Toddlers” ve “Baby and Me” programı.  İlki 1-2 yaş, ikincisi ise 0-18 ay için düzenleniyor!!  Ayrıca “özel çocuklar” için de okuma seansları yapıyorlar.  Mesela otistik çocuklar.  Ayrıca çocuklara “Sign language” (sağır-dilsiz alfabesi) öğrettikleri bir seans da var kütüphanede!  Bu seans duyamayan çocuklar için değil, tam tersi duyabilenler için düzenleniyor…  duyamayanlarla ilişki kurabilsinler diye!  Ayrıca bazı seanslara müzelerden eğitmenler davet ediliyor;  mesela Doğa Tarihi Müzesi’nden.  Gelip çocuklara mesela dinozorları anlatıyorlar.  Yani “okumak” dört koldan sevdiriliyor.  Kütüphane sadece “kitap”la değil, her türlü “bilgi” ile özdeşleştiriliyor.  “Bilgi edinme”nin zevki tattırılıyor.

Mesela…  ergenler için olan seanslardaki sanat etkinlikleri; film yapımı (filmmaking), bilgisayar oyunları, çizgi roman tartışmaları, fotoğraf stüdyosu, spelling yarışmaları (imla yarışması) gibi şeyler var.  Ergenlerle ilgili en çok ilgimi çeken şey “Nerd Rock” oldu.  Bu yeni bir rock türü.  Kitap odaklı rock!!  Kitap okumayı seven gençler beğendikleri kitaplarla ilgili şarkı sözleri yazıp besteliyorlar.  Benim gittiğim gün kitiphanenin önündeki parkta Harry Potter konseri vardı.  Harry Potter’la ilgili şarkılar yapmış bir grup çocuk konser veriyordu.  Ayrıca bizim eve yürüme mesafesinde olan kütüphanede Çarşamba akşamları ergenler için film gösterimi var.  Beş film çıkarıyorlar, oylama yapılıyor ve seçilen film izleniyor.  Patlamış mısır ve içecek kütüphanenin ikramı.  Bir de kutu oyunu gecesi yapıyorlar.  Çocuklar toplaşıp Monopol falan oynuyorlar.  Ayda bir akşam da çikolata fondü yapıyorlarmış.  Bizde olsa, “çocuklar erimiş çikolataları her yere sürer, kirletir”!! Orada nedense sürmüyorlar!!  Yoksa bizde de sürmezler de biz böyle gereksiz önyargılarla yiyecekleri  kütüphanenin dışında mı tutuyoruz?  Ve hatta çocukları da!!  Ne de olsa onlar da yırtar kitapları, değil mi?!  Bir de Dijital Hikaye Anlatımı konusunda çalışmalar yapılıyor ergenler için.  Hani bizde hep konuşuluyor ya “Çocukları bilgisayarın başından nasıl kaldırıp kitaba oturturuz?” diye.  İşte adamlar yolunu bulmuşlar;  bükemeyeceğin eli sıkacaksın.  Madem bilgisayarla savaşmak çok zor, o zaman barış yapalım.  Bilgisayarla hikayeyi birleştirmek üzerine eğitim veriyorlar çocuklara.  Farklı teknolojileri kullanarak nasıl kitap yazılır/yapılır?  Çocuklar kendi kitaplarını yapmayı öğreniyor.

Yine ergenlerle ilgili hoşuma giden başka bir şey de kütüphanede onların ayrı bir bölümü olması.  O bölüme bir dolu bilgisayar koymuşlar, onların ilgisini çekecek şekilde dekore etmişler.  Mesela kocaman bir armut minder vardı ve bir kızla bir oğlan orada aşna fişne halindeydiJ Kimse de çocukların yanına gidip “Siz napıyosunuz bakiyim burada?  Çabuk kitap okuyun” falan demiyordu!

Başka neler var?  Mesela tüm kütüphalerde yaş gruplarına göre kitap önerilerinde bulunan broşürler dağıtılıyor.  Okula o yıl başlayacak çocuğun anasınıfı-ilkokul 1. Sınıf arasındaki yazı hangi kitaplarla geçirmesi gerektiğini biliyorlar ve bunu annelere öneriyorlar.  Diğer sınıflar da şöyle gruplandırılmış;  1-2. Sınıflar, 2-3. Sınıflar, 3-4. Sınıflar, 4-5. Sınıflar.  Yani her sınıf bir önceki grupla örtüşüyor.  Çünkü kitapların yaş gruplarına göre net çizgilerle ayrılamadığının farkındalar.  Ortaokul için hazırlanmış broşür farklı.  Onun tasarımı daha büyük çocuklara hitap edecek şekilde yapılmış.  Her türlü detaya dikkat ediliyor anlayacağınız.  Ya da temalara göre hazırlanmış çantalar var.  Mesela “arı” çantası.  Arıları çok seven bir çocuk o çantayı alıp evine götürüyor.  Içinden onlarca konusu/başkahramanı arı olan kitap çıkıyor!

Kütüphanlerin okuma kulüpleri var.  Bir kaç çocuktan oluşan gruplar kuruyorlar.  Her hafta bir kitap seçip okuyorlar.  Sonra kütüphanede bir araya gelip kütüphane görevlisiyle birlikte o kitabı tartışıyorlar.

Kütüphanelerde kocaman bir pano yapmışlar.  10 adet kitabı bitiren çocuğun adı küçük bir süslü kağıda yazılıp asılıyor.  Ayrıca başka bir panoda ise “Ben ne okuyorum?” başlıklı küçük not kağıtları gördüm.  Herkes okuduğu kitabı bir cümleyle anlatmış, diğer kütüphane ziyaretçilerine öneride bulunuyor.  Not kağıtları matbu hazırlanmış;  En üstte “Ne Okuyorum?”, altında “Yazarı”, altında “Yorumlar”.

Kütüphanelerde çok hoş başka bir broşür gördüm;  bir yüzünde “Niçin okumalıyız?”, diğer yüzünde “Niçin çocuklarımıza okumalıyız?” sorularının cevapları listelenmiş.  Her gün 6 dakika okumanın stres seviyesini üçte iki miktarında azalttığını ve okuma eyleminin, beynin ön loblarını harekete geçirerek depresyon semptomlarını azalttığını biliyor muydunuz?  Buna bir isim de vermişler:  “Bibliotherapy”.

Family Literacy adında bir dernek anne babalara çocuklarına daha çok kitap okuma konusunda eğitim veriyor.  Kitaplardan nasıl keyif alınacağını, nasıl okunacağını, nasıl seçileceğini falan öğretiyor.  Ailecek akşamları kitapları kullanarak oynanabilecek oyunlar bile tarif ediliyor!  Kitap önerileri de çok ilginç şekilde kategorize edilmiş:  az yazılı-çok resimli kitaplar, çocuğunuzun oynayabileceği kitaplar, tanıdık karakterleri olan kitaplar, vs.  Aynı dernek öğretmenlere de kitap odaklı eğitim önerileri/ders planları veriyor.

Başka bir dernek ise (Kütüphaneciler Derneği) özellikle erken yaş okumasına olağanüstü önem veriyor.  Bunun için üretilmiş programları ve materyalleri dağıtıyorlar…  hem ailelere hem eğitmenlere.

Bir üniversite ise Okuma Becerileri üzerine eğitimler düzenliyor.  Okuma, okuduğunu anlama, hızlı okuma, phonics, kelime hazinesi, ders çalışma metodları, not tutma…  Bu konularda çalışmalar yapıyorlar.  Bu da okulöncesinden başlıyor, lise sona kadar devam ediyor.  Her yaş grubuna göre farklı bir program var.  Malum üniversitelerin eğitim fakültelerinde bu konuda araştırmalar yapılıyor, üniversite öğrencileri eğitiliyor.  İşte tüm bu imkanları teoride bırakmayıp bir de pratikte halkın doğrudan faydalanmasını sağlıyorlar.

Başka bir üniversitenin Eğitim Fakültesi’nde ise Reading Clinic adında bir bölüm var.  Önce bir testle çocuğun okuma ve yazma becerileri ölçülüyor.  Sonra farklı testlerle “okuma-yazma”yla ilgili tutum ve motivasyon seviyeleri belirleniyor.  Sonra da bilişsel becerilerine bakılıyor.  Kurumun görevlileri anne-baba ve çocukla 15 saatlik bir paket dahilinde çalışıp çocuğun okuma-yazma becerilerini ve tutumunu geliştiriyor.

Ağustos ayında Storytelling Festivali düzenliyorlar.  Bu okuma değil, sözlü hikaye anlatımını teşvik etmek için yapılan bir festival.  Bu geleneğin yok olmasını istemiyorlar.  Profesyonel hikaye anlatıcıları gelip 2 gün boyunca hikaye anlatıyorlar.  Tabii konserler, sanat çalışmaları, yeme-içme…  hepsi var.  Bir hikaye şenliği oluyor.

Son olarak ve beni en çok etkileyen:  Bir grup seçmen toplanmış ve önümüzdeki seçimlerde seçmen kağıdına bir referandum sorusu ekletmek için uğraşıyorlar.  Meseleleri şu:  Mülk sahipleri, evlerinin değerinin her $100,000’ı için yılda $25 kütüphane vergisi versin mi?  Bunun için imza topluyorlar.  Gereken sayıya ulaşınca, bu referandum yapılabilecek.  Ve cevap “evet” çıkarsa, kütüphaneler için her yıl çok miktarda para toplanabilecek.  Çünkü Carnegie Amca kütüphaneleri yaptırmış ama idari masraflar için para bırakmamış.  Ve bunu bilerek yapmış.  Çünkü halkın bu kuruluş için parmağını taşın altına sokması gerektiğine inanırmış.  Dedim ya, adamlar her türlü detayı düşünüyorlar!

Ve bir de yaratıcı yazarlık kampları var.  Çocuklar yazı yazmayı öğreniyorlar!!  Ama bu apayrı bir yazıyı hakediyor.  Belki başka bir gün de bunu anlatırım.

————————————-

2011 yazında bunları yazmışım e-postamda…  2 yılda kimbilir neler neler eklendi bunlara!  Ve kimbilir benim görmediğim, duymadığım daha neler neler yapılıyor Pittsburgh’da ve Amerika’nın diğer şehirlerinde.  Mesela Amerika’da doğum yapan bir arkadaşımdan öğrendim ki hastaneden bebekle çıkmadan önce iki şey teslim etmişler anneye:  1) bebeğin aşı karnesi, 2) bebeğe ilkokula başlayana dek okuyacağı kitapların listesi.  Yani adamlar aşı kadar önemli buluyor bebeğe okunacak kitapları.  “Kitap sevgisini aşılamak” denir ya bizde hani, işte o hesap!!  Üstelik dikkatinizi çekerim, ‘ilkokula başlayana dek okunacak kitaplar listesi’nden bahsediyoruz.  Oysa bizde ‘okumayan çocuğa’ kitap alınır mı hiç?  “Hele bi okumayı söksün de sonra alalım” denir.  Oysa Amerikalılar “Çocuklar ebeveynlerinin kucaklarında okura dönüşür” diyorlar.  Yani henüz kucak çocuğuyken kitap okunan çocuk kitapsever oluyor.

Bizde de olacak biliyorum.  Olmaya başladı.  Yavaş yavaş olacak.  Projeler üretilecek, uygulanacak, çocuklar daha çok okuyacak.  Madem konumuz Kütüphane Haftası, ben de kütüphanecilere bir şey söyleyerek bitirmek istiyorum:

Bir gün (yine Amerika’da) bir kütüphane görevlisinin bir tek çocuğun o günkü kitap seçimi için tam 30 dakika harcadığına şahit oldum.  “Al birini oku işte” demedi.  İnce ince anlattı belki on tane farklı kitabı çocuğa.  Tek tek sordu çocuğun zevkini.  Anlattı-dinledi, anlattı-dinledi.  Sonunda bir kitap aldı gitti çocuk.  Tek bir kitap için, sadece tek bir gün okunacak (çünkü ertesi gün onu getirip yenisini alacak) o tek kitap için ne çene döktü!  İşte bence işin özü burada yatıyor.  Çocuğa, kitaba, çocuğun okuyacağı kitaba bunca özen gösterilirse elbet sonuç da iyi oluyor.

 

Yazan: Tülin Kulluk Kozikoğlu

Tülin Kulluk Kozikoğlu ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Yıllar önce, Amerika’da bir gün, bir kütüphane görevlisinin bir tek çocuğun o günkü kitap seçimi için tam 30 dakika harcadığına şahit oldum. “Al birini, oku” demedi. Önce tek tek sordu çocuğun zevkini. Sonra belki on farklı kitabı çocuğa üşenmeden, ince ince anlattı . Dinledi-anlattı, dinledi-anlattı, dinledi-anlattı… Sonunda bir kitap alıp gitti çocuk. Tek bir kitap için, sadece tek bir gün okunacak (çünkü ertesi gün onu getirip yenisini alacak) o tek kitap için ne çene döktü kütüphane görevlisi! İşte bence işin özü burada yatıyor. Çocuğa, kitaba, çocuğun okuyacağı kitaba bunca özen gösterilirse elbet sonuç da iyi oluyor.

Kütüphaneler önemli çünkü kütüphaneler okur yaratıyor. Mesele kitap olunca bizim memlekette herkesin dilinden düşmeyen bir cümle vardır: “Kardeşim, adamlar metroda bile kitap okuyor. Biz okumuyoruz ki çocuklarımız okusun!” Bizde sanılıyor ki yetişkinler kitap okusa çocuklar da kitapsever oluverecek. Üzüm üzüme baka baka kararacak sanılıyor. Oysa kazın ayağı hiç de öyle değil. Batı’da çocuklar analarının karnından kitapsever olarak doğmuyor. Kitap kurtları gökten zembille inmiyor. Çocukları kitap sever yapmak için ne çok enerji, ne çok zaman, ne çok para harcanıyor bir bilseniz!!!

Tüm bu enerji, zaman ve parayı harcayan sadece aileler mi? Elbette değil. Bir çok kurum ailelere eşlik ediyor bu meşakkatli yolculukta. Hem kamu kurumları hem de özel kurumlar. Kimi zaman ticari kurumlar, kimi zaman da kar amacı gütmeyen kurumlar. Bir çok STK kitap okuma kültürünü geliştirici projeler üretiyor.

Ve fakat elbette tüm bu çabada baş rolü kütüphaneler oynuyor.

Kütüphaneler sadece kitabı sunan mekanlar değil. Aynı zamanda, kitabı arzulamayı sağlayan mekanlar. Kitabın çocuğun/bireyin zihninde aranan/istenen bir nesne olarak yer alması için çaba sarf eden mekanlar. Kitabı oyunla, tiyatroyla, müzikle birlikte sunarak çocuğun hayatına entegre eden, kaçınılmaz kılan mekanlar. Ve ayrıca, sadece çocuğa değil çocuğun anne-babasına da hizmet eden mekanlar. Anne-babaya “çocuğa kitap nasıl sevdirilir?” üstüne akıl veren, yol gösteren mekanlar.

Kütüphanelerin en önemli işlevlerinden biri anne-babalara çocuğunu kitapsever yapma yolunda yalnız olmadıklarını hissettirmek bana göre. Kütüphaneler fırtınalı günlerin güvenli limanları; hem çocuklar hem de ebeveynler için.

Yazar: Tülin Kulluk Kozikoğlu

Yazarin “BATILILAR ANALARININ KARNINDAN KİTAP OKUMAYI SEVEREK Mİ DOĞUYOR?”  yazisini da okumak icin tiklayiniz.

*Yukarıda yer alan bilgiler Kırmızı Elma Yayın Dağıtım Organizasyon desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Habib Bektaş ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

 

“Motoroloji”*

 

Güngörmüş bir ırmak o. O zamanlar çok genişti. Ve derin, deli dolu, çağıldayarak akan suları vardı. Çocuk nedense ısrarla “dere” diyor. Ve ırmağın suları için “bembeyaz”. Yıllar sonra o günleri anımsayınca, ırmağı Ova adlı gelinin gerdanındaki gümüş bir kolye olarak tanımlayacaktı. Ve dere yerine “ırmak” diyecekti.

 

Hayıtların, ılgınların, söğüt fidanlarının arasından yürüyorlar. Çocuk soruyor:

“Baba, derin midir bu su?”

“Senin boyun kadar filan,” diyor genç adam. Birkaç küçük adım daha atıyorlar, sonra çocuğun önünde eğiliyor adam. Başları aynı hizada şimdi. Adam, söylediklerini yeterli görmemiş olmalı: “Bazı yerleri ama daha derin olabilir. Bir süre sonra uygun bir yer bulursak, akıntının olmadığı, yüzeriz,” deyince çocuğun yüzü gülüyor.

“Baba, sen çok iyi yüzersin, değil mi!”

Gülüyor genç adam:

“O kadar da değil, canım, ama yüzeriz işte.”

Çocuk babasının gözlerine bakıyor. Babası şaka yapmış olsun istiyor. Babası balık gibi yüzmesini bilsin istiyor. Bir şey demiyor. Yürüyorlar ırmak boyunca. Çocuk soruyor:

“Baba, bu derenin adı ne?”

“Gediz, Gediz ırmağı. Mitolojide ama “Hermos” diye geçer.”

 

Mitoloji kelimesini anlayamıyor çocuk. Ama sormak da istemiyor. Bir söğüdün gölgesine oturuyorlar. Babası elindeki çıkını açıyor. İçinde iki domates var, kendi bağlarından. İki dilim peynir. İki haşlanmış yumurta. Bir salkım üzüm. Ve bağ damının önündeki fırında yaptıkları kara ekmekten dört dilim.

Çocuk yumurta soyarken soruyor:

“Ama suyumuz yok, baba, susarsak?”

Adam “bembeyaz” suyu gösteriyor. “İşte Hermos’un suyu, içeriz.”

“Bu su içilir mi, baba?”

“Bak,” diyor adam, “billur gibi, su, beni içebilirsiniz, diyor.”

 

Yemekten sonra adam, narin söğüt dallarından oğlu için yatak yapıyor. Çocuk, toprağın üstüne uzanan babasına bakıyor kaygıyla. Onun öyle toprağın üstüne yatmasını istemiyor. Yere sarkmış dallardan birkaç dal kırıyor. Uzatıyor adama: “Baba, al, sana da yatak olsun.”

Adam gülüyor. Çok güzel gülüyor. Çocuk da gülüyor. Gülüşleri suya düşüyor. Billur gibi sular o gülüşleri uzaklara, denizlere taşıyor. Sonra adam bir masal anlatıyor. Bir çocukla bir eskicinin kısa süren hüzünlü dostluğunu. O hüzünlü masal çocuğun çok koşuna gidiyor. Ağladığını göstermeden adama soruyor:

“Baba, bu bir masal mı?”

“Hikâye de denebilir,” diyor adam.

Çocuk meraklı:

“Baba, bunu sana kim anlattı?”

“Bilmem,” diyor adam, “unuttum şimdi. Bir yerde okumuş da olabilirim.”

Çocuk o hikâyeyi unutmuyor. Zaman zaman düşünüyor. Babasından dinlediği hikâye mi masal mı, işin içinden çıkamıyor. Kuşkulanmasının nedeni, babasının anlattığı, annesinden dinlediği masallara hiç benzemiyor.

 

Sonra günler geçiyor, aylar, belki de yıllar. Çocuk okula başlıyor. Çocuğun kitapları oluyor. Ama onlar ders kitapları. Çocuk hikâye kitaplarının da olmasını istiyor. Ama babasına kıyamıyor. Baba, bana hikâye kitabı al, diyemiyor. Ayakkabısı delinip su aldığında da diyememişti. Babasının parası az, biliyor. Çocuğunun istediği bir şeyi alamazsa babasının üzüleceğini biliyor çocuk. Bilmek de değil, seziyor.

 

Nereden duydu? Şimdi anımsamıyor. Kendi gittiği okul değil. Bir başka okul. O okulun bahçesinde uzun, barakaya benzer bir bina var. Oraya kütüphane diyorlar. Çocuk kütüphaneyi buluyor. Nasıl buluyor, şimdi bilmiyor. İçeriye girecek. Ama o zamanlar podye dedikleri kara önlüğünün üstünde kurumuş çamur lekeleri var. İçeriye girmeye cesaret edemiyor. Okulun bahçesine giriyor. Önlüğünün üstündeki çamur lekelerini ıslattığı eliyle temizlemeye çalışıyor. Ne yazık ki önlüğün önü daha bir çamur bulaşığı oluyor. Çocuk öyle, ıslak önlüğüyle giriyor içeriye. Girer girmez de burnuna bir koku geliyor. Bu o güne dek hiç algılamadığı bir koku. Çok sonraları onun kitap kokusu olduğunu öğrenecekti çocuk. En dipteki küçük masanın arkasında kocaman, ama çok kocaman bir adam görüyor. Adamın çenesinin altında bir çene daha var. Çocuk korkuyor. Geriye dönmek, kaçmak istiyor. O zaman işte o adam, şişman olduğu için başını öne eğdiğinde çenesinin altındaki bölümün katmerleşmesiyle neredeyse bir ikinci çenesi oluşan adam sesleniyor çocuğun arkasından:

“Evladım, nereye gidiyorsun?”

Çocuk sanki bir suç işlemiş de… Ne desin. Masanın ardındaki adama dönüyor ama yere bakıyor. Duyulur duyulmaz “Eve, eve gidiyorum,” diyebiliyor.

Gülüyor çift çeneli adam. Gülünce çok güzel oluyor. Yüzü gülen bir aydede oluyor. Çocuk da gülmek istiyor. Ama korkuyor. Belki gözleriyle güldü, kim bilir. Adam soruyor:

“Neden geldin, yavrum?”

“Kitap,” diyebiliyor çocuk. Sonra, nice sonra da ekliyor, “öğretmenim.”

Adam yanına çağırıyor çocuğu. “Gel bakalım çamurdan adam,” diyor, “gel de biraz sohbet edelim.” Soruyor:

“Hangi okula gidiyorsun?”

Çocuk gittiği okulun adını söylüyor. Sonra da nedense ekliyor: “Ben okulu sevmiyorum ama!”

Adam yine gülüyor, çok güzel gülüyor. “Ben de sevmezdim,” diyor. Sonra ekliyor: “Kitapları seviyor musun?”

Çocuk yere bakarak konuşuyor:

“Onları da sevmiyorum!”

Adam sorarken gülüyor:

“Neden sevmiyorsun?”

“Çünkü onlar ders kitaplarıdır!”

Öğretmen yine gülüyor, kocaman:

“Yahu onları ben de sevmezdim! Peki senin masal kitabın, hikâye kitabın yok mu?”

Çocuk ne diyeceğini biliyor. Biliyor ama nasıl dese:

“Babama söylemedim,” diyor duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra adamın gözlerine bakarak konuşuyor: “Belki parası azdır, öyle düşündüm.”

Adamın gözleri bulutlanıyor. “İyi düşünmüşsün, aferin,” diyor. Sonra tavana bakıyor iki çeneli öğretmen. Çocuk o öğretmenin kendi gittiği okuldaki öğretmenlere benzemediğini fark ediyor. Adam yine soruyor:

“Neden böyle çamura bulandın?”

“Çamur çoktu. Buraya girmeden çeşmeye gittim, temizledim.”

Gülüyor adam. Soruyor:

“Neden temizledin ki?”

Çocuk adamın gözlerine bakıyor. Adamın gözlerine bakarak konuşuyor:

“Kitap var ya… Kitap çamur olmasın…”

Adam çocuğa el ediyor. “Gel,” diyor. “Gel gel, yanaş.” Sonra kocaman elini çocuğun başının üstüne koyuyor, sıfıra vurulmuş saçları okşuyor. “Sen akıllı bir çocuksun,” diyor. “Üstelik iyi bir çocuksun.”

Çocuk, boğazının neden yandığını, neden tıkanır gibi olduğunu anlayamıyor.

Sonra yine konuşuyor adam:

“Sana buradan kitap vereceğim. Evde okur geriye getirirsin. Anladın mı?”

“Anladım,” diyor çocuk.

“Seni buraya üye yapalım,” diyor adam.

Çocuk üyeliğin ne olduğunu hem anlıyor hem anlamıyor. Yine yere bakarak konuşuyor:

“Ben üye olmam. Ben benim, işte böyle. Kitap verirsen okur sonra geriye getiririm.”

Adam yine gülüyor. Kütüphanenin açık olduğu gün ve saatleri söyledikten sonra bir kitap uzatıyor çocuğa. “Al bakalım şu kitabı, okulu sevmeyen çocuk” diyor. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi soruyor: “Yahu senin adın ne?”

Çocuk adını söylüyor. Ve aydedeye benzettiği güzel adamın verdiği kitaba bakıyor. Kitabın üstünde Ömer Seyfettin yazıyor. Çocuk soruyor:

“Kitabı ne zaman getireyim?”

“Okuyup bitirdikten sonra,” diyor öğretmen.

Çocuk hiçbir şey demeden çıkıyor dışarıya. Çeşmenin yanındaki çınarın altına oturup okumaya başlıyor. Ne kadar zaman geçti bilmiyor. Ama göğsündeki çamur bulaşıkları kurumuş. Koşarak giriyor kütüphaneye. Kitabı uzatıyor adama. Adam şaşırıyor. Gözlerini kocaman açmış. Soruyor:

“Neden getirdin kitabı geriye?”

“Sen öyle dedin ya,” diyor çocuk.

“Nasıl dedim?”

“Okuduktan sonra getir!”

Gülüveriyor adam. Çocuğa okuduğu hikâyeyi anlattırıyor. Dinlerken bir kez daha gülüyor. Çocuğun kısacık saçlarını okşuyor. “Eee sen yeni bir kitabı hak ettin,” diyor.

Böyle başlıyor.

 

Çocuk okulu sevmiyor. Ama üye olmadan kütüphaneden eve kitap taşıyor sürekli. Kitaplar gidiyor geliyor, gidiyor geliyor. Adam bir gün çocuğa bir kitap uzatıyor. Kitaptaki hikayelerin arasından bir hikâye gösteriyor. Diyor ki, “Bu hikâyeyi çok seveceksin.”

Çocuk hikâyenin adına bakıyor: “Eskici”. Sonra adama bakıyor. Nereden biliyorsun seveceğimi der gibi bakıyor. Adam kısaca anlatıyor. Bu hikâyede bir çocuk var, diyor, bir çocukla bir seyyar kundura tamircisinin kısacık dostluğu.

Çocuğun bakışları dalgınlaşıyor, uzaklara gidiyor. Bir ırmağın kıyısına. Babasının anlattığı masal geliyor gözlerinin önüne. İlk kez adamın yüzüne bakarak gülüveriyor, sıcacık. “Ben bu masalı biliyorum,” diyor.

Adamın kaşları çatılıyor:

“Bu masal değil!” diyor.

Çocuk sesini babasının sesine benzetmeye çalışıyor:

“Hikâye de denebilir.”

Adam kahkahalarla gülüyor. “Anlat bakalım hikâye de denebilen bu masalı!”

Annesi ve babasını kaybetmiş bir çocuğun Arabistan diye bir yere gemiyle gidişini anlatıyor çocuk, aynı babasının anlattığı gibi. Çocuğun ve eskicinin ağlayışlarını. Bir de eskicinin çocukla biraz daha söyleşebilmek için işi yavaşlattığını.

Kütüphanedeki kitap kokularına hüzün ekleniyor. Adam kitabı uzatıyor:

“Bu kitapta başka hikâyeler de var. Al, oku. Lütfen ama o hikâyeyi bir kez daha oku!”

“O hikâyeyi ben okumadım ki!”

Adam şaşırıyor:

“Nereden biliyorsun öyleyse?”

“Babam anlattı, Hermos’un kıyısında,” diyor çocuk.

Adamın gözleri açılıyor:

“Neyin kıyısında, neyin kıyısında?”

“Gediz ırmağının kıyısında,” diyor çocuk. “O ırmağa ama motorojide Hermos derler.”

Adam kahkahalarla gülerken güçlükle konuşabiliyor:

“Nerede derler nerede?”

Çocuk çalımlı çalımlı “motorojide” deyince adam çocuğa sevgiyle bakıyor. Sonra da koşup mitolojiyle ilgili bir kitap daha uzatıyor çocuğa. “Al, buna da bir göz at bakalım…”

 

Yıllar yılları kovalamış. Çocuğun saçları apak olmuş. Nedendir bilinmez ak saçlı çocuk yine aynı ırmağın kıyısına gitmiş. Bok ve fabrika artığı kimyasal maddeleri taşımaya çalışan ırmağın kahverengiye dönük rengi yüreğini sızlatıyor ak saçlı çocuğun. İşte tam o anda sulara düşen gülüşünü düşünüyor, ve babasının gülüşünü. Kütüphaneci öğretmenin gülüşü geliyor gözlerinin önüne. O gülüş nerede? O gülüşü nerede bulabilir çocuk? Sulara bakıyor. Sonra gökyüzüne. Sanki babasıyla kütüphaneci öğretmen yan yanaymış, konuşuyorlarmış Refik Halid Karay diye bir yazar üzerine.

 

Kente girerken kütüphaneci öğretmene“motoroloji” deyişi aklına geliyor. Gülüveriyor kendi kendine. Gülüyor, gülüyor, gülüyor. Sonra da gözlerinden akan yaşları gülüşüne yoruyor.

 

Yazar: Habib Bektaş

 

*Tüm hakları saklıdır. Eser sahibinin izni olmaksızın bu dokümanın tamamı veya belli bir bölümü hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda kaynak gösterilse dahi izin alınmadan kullanılamaz, çoğaltılamaz ve kopyalanamaz.

**Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Seran Demiral ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Kitapseverler, sadece okumayı değil, kitabın kokusunu, sayfalarına dokunmayı, kitaplarla dolu bir odaya girmeyi, bilhassa eski ciltli kitapların yer aldığı sahafları ve tabii ki kütüphaneleri de sever. Ben çocukluk ve ilk gençliğimin kitapçı ve sahaflarda geçtiğini söyleyebilirim, ancak ne yazık ki yeterli sayıda halk kütüphanesi olmayan, mevcut kütüphanelerde de mekân ve eser sayısı/çeşidi konusunda eksikliklerin olduğu ülkemiz kütüphaneleriyle çoğumuz gibi üniversite yıllarımda tanışıp ilişkilerimi son birkaç senede geliştirdim diyebilirim. Bizde kütüphaneler akademik araştırma amaçlı kullanılır genellikle, ya da ödevi olan öğrenci çalışmak için sessiz yer arayışı nedeniyle gider, kütüphaneler liseli ve üniversiteli öğrencilerle akademisyenlerin ortaklaşa kullandığı alanlardır. Mimarlık okurken kendi tercihimle yaptığım ilk proje bir kütüphane projesiydi ve kütüphane yapılarına tasarım açısından da ilgi duymam nedeniyle, gittiğim her şehirde kütüphane gezme alışkanlığım var ve açıkçası en çok imrenip “bizde niye yok böylesi” sorusunu sorduğum şey, büyüklüğü, konumu ve tasarımı açısından bir nebze ama daha çok halkın her kesimi tarafından kullanımıyla kütüphane binaları oluyor. Bilginin her şey anlamına geldiği zamanımızda, ancak bilerek ve düşünerek varlığımızın anlam kazandığına inanıyorum ve bilgi aktarımının vücut bulduğu kütüphane yapılarını oldukça önemsiyorum. Bir yerde kütüphane olup olmaması, şayet varsa orada yaşayan insanların bundan haberdar olup olmaması ve kimin hangi amaçla ne kadar sıklıkla o kütüphaneyi kullandığı, o yerde yaşayan insanlar hakkında fazla sayıda sonuca varmamıza yardımcı olabilir sanıyorum ki. Kütüphanenin önemi için kabaca bunları söyleyebilirim, benim için özel anlamıysa, farklı mekânlarda çalışmayı da sevmem gereği, gittiğim her şehirde girdiğim her kütüphanede iki satır yazmışlığımın, çalışmışlığımın, düşünmüşlüğümün olması. Yazarak yaşıyorum ve yazıyla bütünleşen mekânlarda yazıyorum. Evimden uzun süre uzakta kaldığımda evimle ilgili en çok özlediğim şeylerin başında ise, kendi kitaplığım oluyor, diyerek sonlandırayım.

Yazar: Seran Demiral 

 

*Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Hanzade Servi ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Kütüphanelerin benim için ne anlam ifade ettiğini açıklayabilmem, sanırım içimdeki dedeyi uyandırıp “nerede o eski bayramlar” ruhuna bürünmemi gerektiriyor. (Evet, benim içimdeki yaşlı insan nedense nine değil, dede.) Teknolojinin bizi dönüştürdüğü robotumsu, tekdüze, birbirinin aynı halden kesinlikle hoşlanmıyorum. Ve bu halin, her şeyi olduğu gibi, hayatımızdaki ‘kütüphane’ algısını da, geri dönülemez şekilde, derinden etkilediğini düşünüyorum.

Çocukluğumda kütüphane, ödev konularımı araştırmak için gittiğim, masalsı bir dünyaydı. Kitapların kokusuna, ortamın sessizliğine ve özellikle eski gazete arşivlerine bayılırdım. Kütüphaneye gittiğimde, dikkatimi dağıtacak hiçbir şey olmazdı. Sadece okur, yazar ve ara verdiğimde de sessizce, diğer okuyup yazan insanları incelerdim. Özünde tek yaptığım, sadece sessiz bir mekana girip okumaktı, ama kütüphaneye gittiğim günler, dünyanın en büyük macerasına çıkmışım gibi hissederdim.

Üniversiteyi de, cebimizde internetin olmadığı bir zaman diliminde bitirmiş olmayı şans olarak görüyorum. Üniversitenin kütüphanesi, çocukluğumdaki heyecana yeni bir huzur daha eklemişti. Kütüphaneye sadece ödev araştırmak, ders çalışmak ya da kitap okumak için değil, kalabalıkların içinde sessizce yalnız kalabilmek için gidiyordum. Geçenlerde yaptığım Eskişehir ziyaretinde, kütüphanenin geceleri de açık olduğunu öğrendim ve bu beni gerçekten çok heyecanlandırdı ve mutlu etti. Kütüphanede sabahlamanın, büyüleyici bir deneyim olacağına eminim.

Eskiden kütüphaneler çok çok önemliydi, ama bugün daha da önemli olduklarını düşünüyorum. Hatta kütüphaneleri, günümüz teknolojisinde delirmemek için bir ihtiyaç olarak görüyorum. Günün belli zamanlarında internetten, sosyal medyadan uzaklaşmaya mecburuz. Aksi halde beynimizin kendi kendini imha edeceğine dair garip bir korku geliştirdim. Gerçekten de, bütün gün, yolda gördüğümüzde selam vermeyeceğimiz insanların fotoğraflarına bakmanın bize pek de iyi geldiğini düşünmüyorum. Aynı şey, alışveriş merkezlerinde robot gibi yürümek için de geçerli… Ben buna, ‘dolap beygiri sendromu’ diyorum. Sürekli aynı şeyleri yapıyoruz ve bu yaptığımız şeylerin ne kadar korkutucu düzeyde “boş” olduğunu, ancak şöyle bir çarkın dışına çıkıp diğer insanlara baktığımızda anlıyoruz. İşte bu noktada bizi kurtaracak tek şey, kitaplar ve kitapları bulabildiğimiz yerler…

Kitaplarımı doğrudan bilgisayara yazamam. Hâlâ defter ve kalem kullanır, bilgisayara sonradan geçiririm. Ve bugüne kadar hiç “e-kitap” okumadım, okuyamam. Kütüphaneleri, çocukların teknolojiden bir süreliğine de olsa uzaklaşabildiği masal dünyaları olarak görüyorum. Ve yetişkinlerin, hayat koşuşturmacası içinde biraz olsun ruhlarını dinlendirmek adına, kesinlikle kütüphanelere ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Belki bu ihtiyacın farkında bile değiller. Aldığı kitabın sayfalarını ilk önce uzun uzun koklayanlar için, kütüphanelerin verdiği huzuru kelimelere dökmek zor. Yıllar önce bir karikatürde gördüğüm gibi: Çocuk, Noel Baba’ya sayfalar dolusu bir hediye istek listesi sunar. Noel Baba da ona, kütüphane kartı verir.

 

Yazar: Hanzade Servi

*Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Güzin Öztürk ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Çocukken kütüphane kartım vardı. Her hafta bir kitap seçer, merakla ve heyecanla okur, sonraki hafta değiştirmek için yine kütüphanenin yolunu tutardım. İçerideki yoğun kitap kokusunu duyunca ve masalara oturmuş, başları kitaplara eğilmiş çocukları görünce içimi bir sıcaklık kaplardı. Kendimi evimde hissederdim.

Kütüphaneler canlıdır çünkü raflardaki kitaplar da nefes alır, bir sürü kitap kahramanı kütüphanenin içinde sizinle birliktedir  asla yalnız hissetmezsiniz, canlıdır çünkü çocuk sadece kendisinin istediği bir kitabı seçebilir, seçme hakkını kullanır, kütüphanenin koridorunda yürür okuyacağı kitabı seçerken başka kitaplara dokunur, onları eline alır belki de bir sonraki okuyacağı kitaba da karar verir. Üstelik, kütüphanedeki kitaplar ücretsizdir. Sadece, okunmak isterler, kitaplar okunarak hak ettiği değeri alırlar. Tamamen kalp işi 🙂

İşte, kütüphanelerin kitap kokusunu bir kerecik içine çeken çocuk, kitap okumanın kalp işi olduğunu bilir, hep okumak ister. Hele bir de çocuklar için özel bir bölüm ayrılmışsa daha ne olsun…

 

Yazar: Güzin Öztürk

*Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Mehmet Atilla ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Bendeki Kütüphane

             Kütüphanelerin birçok işlevi var. Bunları uzun uzadıya sıralamak istemem. Fakat içimden bir ses, bu işlevlerden üçünü öne çıkarıyor: kültürel birikimin korunması, ödünç verilmesi ve bu birikime erişimde gözetilen adalet duygusu. Hepimiz biliyoruz ki, son yıllarda yaşamımızı etkileyen bir olgu var; ortaya konulan ürünler ya hızla tüketiliyor ya da yerini bir başkasına bırakıyor. Kitap, müzik albümü, sinema filmi gibi üretimlerin ömrü birkaç ayla sınırlı. Gündemi iyi izleyemezseniz, bazı çalışmalardan haberiniz bile olmuyor. Kültürel mirasın en önemli aktarıcıları olan kitap ve dergi paylaşımında da savurucu bir rüzgâr kol geziyor. Popüler kitapları ve dergileri yakalamak bir ölçüde mümkün olsa da geniş kesimlere seslenmeyen yapıtlar ne yazık ki birkaç günlük raf ömrüyle yetinmek zorunda. İşte bu savrulmayı dizginleyebilecek en güçlü kurum, kütüphaneler… Değil aylara, uzun yıllara dayanabilen bir koruma bilinciyle hizmet veriliyor oluşunu çok önemsiyorum bu yüzden. Yeter ki okurda arayıp sorgulama direnci olsun, bundan sonrasını kütüphanelere bırakmak, aynı zamanda bir zevk de. Kuşkusuz ki günümüzün dijital ortamı birtakım kolaylıklar ve erişim hızı sağlıyor. Ancak bu her zaman yeterli değil. Çoğu da güncelle sınırlı zaten. Onlar kıyıya vuran dalgalar, asıl deniz arkada. Yanınıza bir de kılavuz kaptan alırsanız, ulaşamayacağınız kıyı, saptayamayacağınız derinlik yok.

İşin bir de ekonomik boyutu var. Her belge ya da gereç için uygun olmasa da birçok kaynağı ödünç alıp inceleyebilmek, yalnızca kütüphanelere özgü bir olanak. Böylece ekonomik yetersizlikleri öne çıkarma kolaycılığını bir anda yok edebiliyor. Deyim yerindeyse parasız bir otoyol, sağlam bir basamak…

Kütüphanelerle beni barışık kılan bir başka boyut da herkesi eşit gören bir dengenin varlığı… O kapıdan içeri kim girerse girsin, hem kaynaklara hem de çalışanlara eşit uzaklıkta. Öğrenci, öğretmen, müdür, bakan, her kimse, kütüphanenin kurallarına uymak zorunda hissediyor kendini. Kütüphane çatısının altında kutsal bir atmosfer oluyor nedense, kendiliğinden oluşan iç disiplin nedeniyle insanlar yanındakine üstten bakamıyor. Sistem herkes için aynı. Kurallar da öyle. Doğrusunu söylemek gerekirse, yaşamın kendi akışı içinde pek de sık karşılaştığımız bir durum değil bu. Öyleyse gizli bir sevinç olarak da adlandırabiliriz.

Özellikle çocuklar için kütüphanelerin bir başka özelliği de var üstelik. “Ne okuyacağız, nasıl bulacağız?” sorularını en kolay yanıtlayabilecekleri bir kurum olarak görüyorum kütüphaneleri. Bilindiği gibi çocuklarla kitaplar arasındaki sürekliliği sağlayabilecek birçok etkenden söz edilir; aile, okul, çevre, kitabevleri, medya bunlardan başlıcaları… Bu zincire kütüphaneleri de eklemek ve ayrı bir parantez açmak gerekir. Yalnızca güncel olanla yetinmeyip yüzyıllara dayanan bir mirası taşıdıkları ve gerek ulusal gerekse evrensel yapıtlara erişimi sağladıkları için her kütüphanenin kendine özgü bir “büyüklüğü” olduğunu kabul etmek zorundayız.

Doğup büyüdüğüm kasabada kütüphane olmadığı için çocukluk dönemimi kütüphanelerden uzak yaşadım ne yazık ki. Lise ve üniversitede de sınırlı ölçüde yararlandım. O yılların koşulları öyleydi çünkü. Ama sonraki dönemlerde içimdeki boşluğu doldurduğumu söyleyebilirim. Bu yüzden de kütüphaneci dostum çok. Ama işimiz de çok. Daha alınacak uzun bir yolumuz var. Gelişmiş ülkelerle kıyasladığımızda rakamlar bizden yana değil çünkü. Üniversite ve vakıf kütüphaneleri eskiye oranla gelişim gösterse de halk ve çocuk kütüphaneleri hâlâ bakıma muhtaç. Olsun, biz işimizi yapalım. Okumaya ve yazmaya devam. Ne demişler; “Kara gün kararıp kalmaz.”

 

Yazar: Mehmet Atilla

*Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

 

 

Aytül Akal ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Çocuk Olsam, Kütüphaneye Koşsam**

İlk kez bir kütüphaneye girdiğimde, küçük bir çocuktum. Gıcırdayan tahtaları, dar uzun pencerelerinden sızan günışığının görünür kıldığı yüksek rafları ve yürüdükçe burnuma çarpan kesif küf kokusunu hatırlıyorum. Bir okul ödevi için bilgi gerekiyordu. “Yalnız gidemezsin,” diyerek tuhafiye dükkânını kapatıp benimle gelmişti babam.

Karanlık rafların arasından geçip, asık yüzlü görevliye, ansiklopedilerin nerede olduğunu sormuştuk. Sonra ciltli, kalın bir kitap çekip almıştık rafların birinden. Aradığım konuyu bulmak için sarımtrak, kırılgan sayfaları çevirdikçe, hapşırmaya başlamıştım. “Sayfaları hızlı çevirme,” demişti babam, “toz kaldırıyorsun.”

Beş duyuma seslenen bu deneyimden, çok da neşeli bir anı biriktirememiş olduğuma üzülmüyorum, çünkü bu, bana kütüphanelerin dünüyle ve bugününü mükemmelen karşılaştırma fırsatı veriyor. “Dünü” derken de, 50 yıl öncesinden söz ettiğimi belirtmeliyim…

Eskiden, sanki durdukça daha da esmerleşme özelliğine sahip sarımtrak kâğıtlara basılan ve fotokopiyle çoğaltılmış hissi veren –ki o zamanlar fotokopi diye bir cihaz henüz icat edilmemişti!- siyah beyaz resimli çocuk kitapları, kütüphanelerin göze çarpmayan en uzak köşesinde bir rafın tamamını bile kaplamazdı. Üstelik öyle eskiydiler ki, çoğunun kendi kapakları çoktan yırtılmış olduğundan, bir ciltçide (mücellit denirdi…) tek tip renkte ciltlenip sıralanmışlardı raflara; hepsi birbirinin aynı, kişiliksiz kitaplar…

Hoş, kütüphaneye çocuk kitabı aramak için gittiğimi de hatırlamıyorum, olsa olsa ansiklopedi peşindeydim hep.

Gazeteler kuponla cilt cilt ansiklopediler dağıtmaya başladıktan sonra, kütüphanelerden kesilmişti ayağım. Bizde olmayan cilt komşuda bulunabilirdi; çoğu kez istenen bilgiyi bulmak için komşu komşu dolaşmak gerekirdi. Bazısı cildi ödünç vermeye yanaşmazdı, oracıkta bir kâğıda not almak zorunda kalırdım…

Belki bu yoksunluktan olsa gerek, kendi çocuklarım doğduğunda, her odaya kitaplık kurmuş, neredeyse her ansiklopedi yayınına abone olmuştum. Hayat Mecmuası’nda çalışıyordum, iş yerimden çıkıp Cağaloğlu’dan Sirkeci’ye doğru yürürken gördüğüm kitapçılara girip çıkıp çocuk kitaplarına da bakardım. Param çok değerliydi, almadan tek tek okurdum onları, dikkatle seçerdim… Öyle zordu ki beğenmek, öyle zordu ki güzel bir kitap bulabilmek…

Yoksunlukların zaman içinde insanı zenginleştirdiğinden söz edilebilir mi acaba? Kendi çocukluğumda özlemini duyduğum, eksikliğini hissettiğim ne varsa: masallar… öyküler… yaşamımı onlarla doldurdum; yazdım, yazdım, yazdım… Sonunda bir de baktım ki, yazdığım her kitap, beni aynı adrese götürüyor: Kütüphanelere!  Ama yıllar sonra kapısını yeniden aralayıp başımı uzattığım kütüphanelerin görüntüsü, benim çocukken belleğime yapışıp kalan görüntüden çok farklıydı… Binalar aydınlık ve modern, görevliler güleryüzlü, neşeli, raflar, çocuk kitaplarıyla cıvıl cıvıl…  Oraya ilk kez ve tek başına gelen bir çocuk bile, onca kitap içinde istediğini kolayca bulabilirdi.  Kıskansam mı?  Neden benim çocukluğumda yoktu bu kütüphaneler desem mi?  Ama işe bakın ki, bugünün anne babalarının çoğu, çocukları  ve kendileri için yaratılan bu şansın farkında bile değil.

Kimi söyleşilerde bazen çocuklar, anne babalarından bir şey istediklerinde duydukları bahaneye sığınıveriyorlar, “Kitaplar çok pahalı, onun için alamıyoruz, onun için okuyamıyoruz…”

Cebinde ancak yarım simit alacak harçlıkla büyüyen bir çocuk olarak, kitapların pahalı olduğuna beni kimse inandıramaz. Kitaplar ucuz da değil, BEDAVA hatta. Buyrun, kütüphanelere… Yeryüzünde hiçbir şey bu kadar bedava olamaz. Yediğimiz, içtiğimiz, kullandığımız her şeyin bir bedeli var, ama kütüphaneden alıp okuduğumuz kitapların bedeli yok. Bir dilim ekmeği on kişi paylaşmaya kalksak, fındık kadar lokma düşmez kimseye, herkes aç kalır. Ama yüzlerce kişinin paylaştığı bir kitap, dikkatli okunduğu, zarar verilmediği sürece, yeni okurlarını beklemeyi sürdürür kütüphane rafında. Bir kitap yüzlerce, binlerce kişinin iç dünyasını doyurabilir, zenginleştirebilir…

Ailecek birinin evine misafirliğe gittiğimizde, eğer varsa kitaplıklarını karıştırıp okunacak bir şeyler aramakla geçti çocukluğum. Bulduğum kitapları kimi kez ödünç alabildim, kimi kez izin vermediler. Başlayıp 10-20 sayfa okumuşssam, gözüm arkada kalarak çıktım o evlerden. Bugünün kütüphaneleri ışınlansa, çocukluğuma gitse, ben de kütüphanelere koşsam, dilediğimce ödünç kitap alıp okuyabilsem…

Akıp giden yıllar içinde masalar, raflar değişti, arşiv güncellendi, kitaplar nitelik kazandı… Tüm bu değişim içinde, kalıcı olan tek şey, kendini yenileyerek ve modernleştirerek, okurlarına sıcak bir kucak açan kütüphane kavramı oldu.  Çocukluğum? O çoktan gitti, kütüphanelerdeki kitaplara yerleşti…

*(Yazarin, Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi’nin kuruluşunun 50. Yılı nedeniyle Mart 2012’de yayımladigi kitapta yer alan yazisi)

**http://www.aytulakal.com/index.php/blog/200-cocuk-olsam-kutuphaneye-kossam

 

Yazar: Aytül Akal 

 

 

***Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

 

Gökçe Gökçeer ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Çocuk kütüphanesi önemlidir,

çünkü çocuk kitap okuma alışkınlığını en iyi, en güzel kütüphanede öğrenir.

Kütüphanelerin kuralları vardır ve en güzeli de bu kurallar çerçevesinde o ortamda hayat bulabilmektir.

Hayatında hiç kütüphaneye gitmemiş birinin evindeki kitaplığa da gerçek anlamda hakim olması pek mümkün değil.

Bu yüzden çocukların sadece kitaplarla değil kütüphanelerle de büyümesine yardımcı olmamız şart.

Gökçe Gökçeer

 

**Yukarıda yer alan bilgiler Kırmızı Elma Yayın Dağıtım Organizasyon desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.