1.KÜTÜP-ANNE ÇOCUK KÜTÜPHANECİLİĞİ ÖDÜLLERİ

2015 yılında tohumları atılan KÜTÜP-ANNE PLATFORMU geçtiğimiz iki sene içerisinde farklı projeler ve kampanyalar ile başta çocuklara yönelik olmak üzere toplumun her kesimini kütüphanelerle buluşturmak, okuma kültürünü arttırmak için emek vermektedir.

Bu kapsamda Türkiye’nin dört bir köşesinde benzer dertleri paylaşan gönüllülerimizle kurduğumuz “iyilik ağı” ile  ülkemizin bütününe ilişkin topyekün bir farkındalık üzerinde çalışmaktayız. Artık, ilk hasatı yapma zamanıdır!

2017 yılında çocuk kütüphaneciliği alanında ülkemize değer katan kütüphanelerimize minnetimizi sunma zamanıdır!

4 hafta süren bir anket çalışması ile Türkiye’nin 40 ilinden yapılan yaklaşık 750 halk oylaması kapsamında 5 temel başlıkta en çok oy alan 5 kütüphanemiz ve kütüphane gönüllülerimiz sırasız olarak belirlenmiştir.

5 ana dalda 5 finalist arasından 2017 yılının çocuk kütüphaneciliği ödüllerini belirlemek için son bir oylamaya davetlisiniz. Aidiyet hissettiğiniz, hayatınıza dokunan, çocuğunuz ile keyifli vakit geçirdiğiniz ve belki de tüm Türkiye’ye örnek olması gerektiğine inandığınız kütüphaneleri arıyoruz…

Kütüphanelerimizin sosyal medya hesaplarından, web adreslerinden ya da kütüp-anne paylaşımlarından bilgi edinebilir, başka şehirde dahi olsa ödülü hak ettiğine inandığınız kütüphane varsa lütfen oylayınız.


İlk anket çalışmamıza katılanlardan 3 kişiye 3 güzel kitap hediyemiz var. (Kelime Yayınları sponsorluğunda Kitapkurdu Lily, Tudem Yayın Grubu sponsorluğunda Kütüphanedeki Aslan ve Final Kültür Sanat Yayınları sponsorluğunda Kütüphane Faresi) Kazanan Kütüphane Gönüllüleri:

Asıl Talihliler: haticekaya-46@hotmail.com, mizgingul94@gmail.com, filizerel@hotmail.com

(24 Ocak 2018 tarihine kadar İsim Soyisim, Telefon, Adres, Çocuğunuzun Yaşına ilişkin bilgileri kutupanne@gmail.com adresine göndermeniz halinde kitaplarınız postalanacaktır. Belirtilen tarihte ilgili bilgilerin iletilmemesi halinde asıl talihlilerin hakkı yedek talihlilere devredilir.)

Yedek Talihliler: missbudur83@hotmail.com, seymanurgonultas@hotmail.com, sannoriti@hotmail.com

Yeni oylamamızda daha çok kitap ve süpriz hediyeler ile daha çok kazanma şansınız olacaktır.


İŞTE FİNALİSTLERİMİZ

EN ÇOCUK DOSTU MEKAN FİNALİSTLERİ

  1. Kahramanmaraş Merkez Çocuk Kütüphanesi
  2. Konya İl Halk Kütüphanesi-Çocuk Bölümü
  3. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Nasreddin Hoca Çocuk Kütüphanesi
  4. İzmir Karşıyaka Belediyesi Şebnem Tabak Çocuk Kütüphanesi
  5. Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Çocuk Kütüphanesi

EN BAŞARILI İLETİŞİM FİNALİSTLERİ

  1. Şanlıurfa İl Halk Kütüphanesi
  2. Konya İl Halk Kütüphanesi
  3. Bitlis İl Halk Kütüphanesi
  4. Ankara Gölbaşı İlçe Halk Kütüphanesi
  5. İzmir Urla ilçe halk kütüphanesi

EN GÖNÜLLÜ DOSTU KÜTÜPHANE FİNALİSTLERİ

  1. Kahramanmaraş Merkez Çocuk Kütüphanesi
  2. Bursa Büyükşehir Belediyesi Lala Şahin Paşa Çocuk Kütüphanesi
  3. Adana İl Halk Kütüphanesi
  4. Şanlıurfa İl Halk Kütüphanesi
  5. İzmir Bornova İlçe HAlk Kütüphanesi

EN ÇEŞİTLİ VE NİTELİKLİ KÜLTÜREL ETKİNLİK SUNAN KÜTÜPHANE FİNALİSTLERİ

  1. Kahramanmaraş Merkez Çocuk Kütüphanesi
  2. İzmir Atatürk İl Halk kütüphanesi
  3. Konya İl Halk Kutuphanesi
  4. İzmir Bornova İlçe Halk Kütüphanesi
  5. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Nasreddin Hoca Çocuk Kütüphanesi

2017 KÜTÜPHANE GÖNÜLLÜSÜ FİNALİSTLERİ

  1. Adanada Çocuk Olmak ile Begüm Kardeşler
  2. Kahramanmaraş Gülizar Bayram
  3. İstanbul Havva Durgu Irmak
  4. Ankara Kitap Bankosu Gezici Kütüphanesi
  5. İzmir Sevinç Yağan

OY VERMEK VE KÜTÜPHANELERİMİZİ DESTEKLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Aradığımız Kütüphane Yanı Başımızda; Okulumuzda!

Ankara Bilge Kağan İlkokulu Kütüphanesi

Oğlumu 1. sınıfa kayıt yaptırmak üzere Ankara Bilge Kağan İlkokuluna gittiğimde, ilk olarak binanın dış kapısında asıl olan şu tabela dikkatimi çekti: “Okulumuzda Z kütüphane bulunmaktadır”. Acaba neydi bu Z kütüphane, ilk defa duyuyordum. Sonuçta okulda kütüphane vardı, bu kadarını anlamış ve sevinmiştim. Olaylar hızlı ilerledi, okuldan içeri adım atar atmaz bizi rengarenk, sevimli bir kütüphane karşıladı. Kütüphaneden koridora küçük bir pencere açılıyordu. Böylelikle daha okuldan girer girmez kütüphaneye göz atma imkanı sağlamış olduk. İlerleyen günlerde kütüphaneyi daha yakından inceleme fırsatı edindim. İnceledikçe daha da çok mutlu oldum. Gökte ararken yerde bulmuştum! Bir türlü ulaşamadığın çocuk kütüphanesi, artık elimin altındaydı!

Ankara Bilge Kağan İlkokulu Kütüphanesi çocukların kullanımına uygun şekilde dizayn edilmiş. Dolapların boyları, oturma alanları çocuklar için gayret uygun. Kütüphanede 3406 adet kitap bulunuyor. Bunun yanı sıra süreli yayınlardan ‘Bilim Çocuk, İş Çocuk,  Diyanet Çocuk’ dergilerine abonelikleri mevcut. Okul öğrencilerine hitap eden kütüphanenin aktif olarak 400 tane kayıtlı kullanıcısı var. Öğrenciler ödünç kitap alabiliyorlar. Ayrıca teneffüslerde ve öğle arasında tek başlarına gelip kütüphaneden istifade edebiliyorlar.

Kütüphane kurmak kadar önemli olan bir diğer nokta ise bu kütüphanelerin işlevsel olarak, amaçlarına uygun bir şekilde kullanılmasının sağlanmasıdır. Kütüphane bir şekilde kurulur, içi donatılır ama çocuklara bunu kullanabilecekleri imkan sağlanmazsa, bütün bunların bir önemi kalmaz. Okul yönetimi bu yönden de güzel bir hizmet yapıyor; çocuklar teneffüslerde ve öğle aralarında rahatça girip kitapları inceleyebiliyorlar. Kütüphanede yazarlarla söyleşiler yapılıyor, imza günleri düzenleniyor. Sınıflar öğretmenleriyle beraber, ders saatlerinde kütüphaneyi kullanabiliyor. Öğrenciler arasında ‘en çok kitap okuyan’ yarışması düzenleniyor.

Başta değindiğimiz ‘Z kütüphane’ Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir projesi. İlkokul, ortaokul, lise bazında bu projeye başvuru yapılabiliniyor. Ayrıntılı bilgi kendi web sayfalarında mevcut.

Okulumuzun kütüphanesini özellikle tanıtmak istedik. Çünkü bu güzel çalışmalar diğer okullara da örnek olsun isteriz. Kütüphane imkanından bütün çocuklarımızın faydalanmasını arzu ederiz. Çocuklarımızın küçük yaştan itibaren okullarında, ulaşabilecekleri bir yerde, hem kütüphane kültürüyle, hem de kitaplarla bu şekilde iç içe olması gerçekten çok önemli.

Bizim okul kütüphanemizin başta belirttiğim gibi şöyle de bir artısı var; hemen dış kapıdan girince ilk karşınıza çıkan yer! Dolayısıyla bu çocuklar her okula giriş çıkışlarında, her teneffüse inişlerinde bu kütüphanenin önünden geçiyorlar. Genelde okul kütüphaneleri biraz kuytu köşelerde yer alır. Bu yönüyle de kütüphane okulda, hayatın tam ortasında yer alıyor.

Bu ilkokul kütüphanesi isteyince, biraz çaba gösterince çok güzel işlerin ortaya çıkabildiğini gösteriyor.

Değerli çabaları için Bilge Kağan İlkokulu yönetimine teşekkürlerimizi sunuyoruz ve bu şekilde çalışmaların bütün Türkiye’de yaygınlaştırılmasını temenni ediyoruz.

Dr. Şerife Nihal Zeybek

Çocuklarda Kütüphane Aidiyeti Geliştirmek Üzerine Gözlemler

Kütüphaneleri fiziksel mekanlar olarak var etmekten öte, etkili kullanılan alanlar haline getirmek için, bütün kullanıcılar için aidiyet hissi geliştirmek şart. Peki nedir aidiyet? Bir çocuk bir kütüphaneye nasıl ait hissedebilir? Buradaki tecrubelerimden yola çıkarak düşüncelerimi yaşayan örneklerle yazdım.

Çocukları birer kullanıcı olarak kabul etmek ve onlara bunu hissetirmek

Yaşı kaç olursa olsun, çocuklar kütüphanenin üyeleri ve kullanıcılarıdır (ya da olmalılar). Yetişkin üyelere sağlanan imkanlar, onlara da sağlanmalıdır. Örneğin, kütüphanenin internet sitesini ziyaret eden bir çocuk, kendisine ayrılmış bir sekme bulabilmeli.

Aşağıdaki linkteki örnek; Şikago Halk Kütüphanesi  sayfasından. Çocuklar yaş gruplarına göre ayrılmış sekmelere  tıklayarak sitede gezinebiliyorlar. Çünkü onlar da birer birey ve sayfayı yetişkinler gibi kullanma hakları var.

https://www.chipublib.org/browse/kids/

Fikirlerini, önerilerini ve hislerini ifade etmelerine olanak tanımak

Buradaki çocuk kütüphanelerinde çok anlamlı bir uygulama var. Çocuklardan oluşturulmuş bir danışma kurulu onların sesini temsil ediyor. Kütüphaneyle alakalı öneriler, yeni uygulamalar, eksiklikler vs. bu kurulda tartışılıyor. Toplantılarda sevilen abur cuburlar da oluyor elbette 😉 Gönüllülük esasına dayalı katılımlar kayda alınıp özgeçmişlerine ekleniyor.

Not: Burada gönüllü aktiviteler, sınav notlarınız kadar önemlidir.

Bir diğer uygulama ise çocuk dergileri. Çocuklar kendileri için kendi dergilerini çıkarıyorlar. Hislerin ve düşüncelerin kaleme alındığı, değer gördüğü, basıldığı bir kütüphane, elbette senin mekanın olacaktır.


Kaynak: http://www.wasatch.lib.ut.us/events/calendar.i?cmd=view&eid=61
Farklılıkları kapsayıcı olmak

Yaşadığımız yerde Asya kökenli insanlar yoğunlukta. Mahallemizin kütüphanesi de bunu göz önünde bulundurarak, Asya köşesi yapmış. Oranın kültürüne dair kitap, dergi, CD gibi materyalleri o köşede toplamış.

Aynı kütüphane ramazan ayında da ramazan serisi hazırlamış. Kütüphane sizin altyapınızı, değerlerinizi, farklılıklarınızı önemsiyor ve değer veriyor. Peki, siz de böyle bir yere kendinizi ait hissetmez misiniz?

İhtiyaçlarına cevap verebilmek

Bir çocuk kütüphanede sadece kitaba ihtiyaç duymaz. Fiziksel imkanlar önemlidir ama kütüphaneler bunlardan ötesidir. Ödev yardımı sağlayan, 2. dilde danismalik veren, ücretsiz özel ders veren (yine gönüllülük esasıyla) bir mekansa kütüphane, kitaptan masadan fazlasıdır elbette.

Kaynak: https://www.chipublib.org/browse/kids/

Özetle, kucaklayıcı, işbirliğine açık ve elverişli olmak, çocukların kütüphanelere aidiyet geliştirmesi için önemsenen kavramlar.

 

Bir Kütüphane Kaşifi Nasıl Yetişir?

Bugüne kadar yerel kütüphane kullanımının çocuklarımıza uzun vadede kazandıracakları hakkında birçok paylaşımda ve fikir alışverişinde bulunduk. Peki nasıl iyi birer kütüphane kaşifi yetistirebiliriz? Nasıl kütüphaneleri çocuklarımız için heyecan verici ve eğlenceli mekanlar haline getirebiliriz? Bu konuda bazı öneriler paylaşmak istiyorum.

Rol model olmak: 

Uygulamadığımız bir davranışı çocuklarımızdan beklemek sonuç vermez.  Kütüphane kullanımı konusunda çocuğumuzun en önemli örneği bizleriz. Bu nedenle çocuklarımızla gittiğimizde, kendimize de kitap ödünç almalı, ödünç aldığımız kitabı çocuğumuzun göreceği şekilde okumalıyız. Kütüphane kullanımının hayatımıza nasıl bir tat getirdiğini ona hissetirmeliyiz.

Bir kütüphane kartı edinmek:

Çocuğumuzun ismine düzenlenmiş bir kütüphane kartı edinmeliyiz. Ücretsiz olarak edinecegimiz bir kütüphane kartıyla, çocuğumuz sayısız kitaba ulaşabilir. Kitap ödünç alma, kitaba sahip çıkma ve kitabı zamanında teslim etme rutinlere aşinalık kazanır, sorumluluk alır.

Sık sık ziyaret etmek ve mümkün olduğunca kütüphane aktivitelerine katılmak:

Kütüphaneyi tıpkı bir çocuk parkı ya da çocuğumuzun en sevdiği pizzacı gibi düzenli olarak gidilen bir mekan haline getirmeliyiz. Bu ziyaretlerle, çocuğumuz, kütüphanenin yoluna, çevresine, kütüphanecimize aşinalık kazanacaktır ve kütüphaneyi sahiplenecektir. Çocuklarımızla beraber katılabilecegimiz haftalık veya aylık kütüphane aktivitelerini arastirabiliriz. Hikaye saatleri, serbest oyun programları, kitap tartışmaları gibi programlar, çocuğumuzun kütüphaneye, dolayısıyla kitaplara olan merakını destekleyecektir.

Çocuğumuzun ilgisine uygun kitaplar seçmesine yardımcı olmak:

Kütüphane keşfine çocuğumuzun en sevdiği türden kitaplarla başlamak, kütüphane ziyaretlerini daha kısa sürede alışkanlığa dönüşmesine yardımcı olacaktır.

Kütüphanede aradığı kitapları, dergileri, ve diğer görselleri nasıl bulabileceğini öğretmek:

Kütüphanelerin düzenine, kitapları ve diğer görselleri sıralama sistemine aşina olmasını sağlayabilirsiniz. Sayıların ve sembollerin hangi rafı, hangi katı vs. işaret ettiğini çocuğumuzla beraber keşfedebilir, bir dahaki sefere aradığına daha kolay ulaşmasına yardımcı olabiliriz.

Kütüphaneden aktivite takvimi edinmek:

Her ay, kütüphane aktivitelerini sormayı, mümkünse takvim edinmeyi alışkanlık haline getirebiliriz. Ve bu takvimi evin görünür bir yerine asabiliriz.

Yerel kütüphaneye öneri ve taleplerde bulunmak:

Yerel kütüphanemizde çocuklar için aktivite mi yok? Kütüphaneler hepimizin ve biz sahip çıkıp kullandıkça gelişecektir. Kütüphanelerin eksiklerinin giderilmesi konusunda yapacağımız en etkili adım, sık sık ziyaret etmek ve önerilerimizi yetkililerle paylaşmaktır.

 

Herzaman aradığımız donanıma veya etkinliklere sahip kütüphanelere ulaşamayabiliriz ancak çocuklarımızın  kütüphanelere karşı heyecan duymasını sağlamak, var olan imkânları kullanmak, ve ihtiyaç gördüklerimizi talep etmek, eksiklikleri kapatmak yolunda yapabileceğimiz anlamlı katkılardır.

 

 

 

NEDEN KÜTÜPHANE?

Altı kitaptan oluşan küçük bir kitap setim vardı, ilk okumaya başladığım zamanlar… İlk kitaplarım diyebilirim… Şehirden uzak küçük bir köy, hem de bu kadar çok çocuk kitabının olmadığı zamanlar… Sınıfımızda minicik bir kitaplık, dokunmak yasak, öğretmenimiz çok nadir zamanlarda o kitaplığı açar ve ismimizi not ederek ve işaret parmağını sallayarak, “kitabın başına bir zarar gelirse sen sorumlusun ona göre” diyerek kitabı uzatırdı ya dünyalar bizim olurdu… Bir gün bizimle aynı köyde oturan, babamın öğretmen arkadaşı bir aileye misafirliğe gitmiştik, onların da benimle yaşıt bir oğulları vardı, adı Akın. Akın’ın o kadar çok kitabı vardı ki hepsini şaşkınlıkla incelemeye başlamıştım. Annesi “isterseniz her cuma günü okulda birer kitabınızı değiştirebilirsiniz dediğinde sevinçten uçmuştum… Aynı okula gidiyorduk. O sabahçı, ben de öğlenciydim. Artık her cuma öğlen onların çıkış saati bizim de derse geliş saatimizde buluşup heyecanla kitaplarımızı değiştiriyorduk, cuma günü yeni kitap günü.. Altı hafta böyle güzel devam ettik ama yedinci hafta benim ona götüreceğim yeni kitap kalmamıştı.. Çocukça bir cin fikirlilikle altı kitaplık serinin ilk kitabını tekrar aldım ve arkadaşımla değiştirmek için götürdüm, o gün albenisi çok olan yeni bir kitap getirmişti ama o benim getirdiğim kitabı görünce ben bunu okudum dedi, almadı, getirdiği kitabı da bana vermedi… O gün benim için kotu bir çocukluk hatırası, yarasıdır..

Hani haberlerde çıkmıştı ya Japonya’da lise öğrencisi bir kız bulunduğu yerden başka bir yerdeki okuluna gitmek için her gün trene biniyor, kendisinden başka o hattı kullanan kimse olmadığı halde onun mağdur olmasını engellemek adına üç yıl boyunca yani kız okulunu bitirene kadar hattın işlemeye devam edeceği söyleniyordu.. Bizim ülkemiz için ne kadar uzak bir hayaldi oysa.. Gelişmiş ülkelerin en büyük özelliği ne derseniz, ben de kendi gözlemlerime göre derim ki; en önemli özellikleri insana, evet, bizim ifade ederken “bir insan bile olsa” dediğimiz şekilde sayısına, kimliğine, cinsiyetine, milliyetine bakmadan insana değer veriyor olmaları diyebilirim.. Çocuklara küçük yaşlardan itibaren bu bilincin kazandırılması..

Ülkemizde ie kamusal alan olmasına rağmen pusetleriyle çocuklarını taşıyan anneler  çoğu zaman da kendi hemcinsleri tarafından bile etrafa rahatsızlık verdiği gerekçesi ile mahalle baskısı uygulanabiliyor. Halbuki kütüphaneye çocuğunu götüren bir annenin çoğunlukla pusette uyuyan minik bir yavrusu daha olur, böyle çoluk çocuk hep birlikte rahatça otobüse binip inebilmeleri, karşıdan karşıya güvenli ve diğer araba şoförlerinin onları telaşlandıracak şekilde bir tavırda olmamaları gerekir.. Kütüphaneye geldiklerinde yine aynı şekilde, puset ya da tekerlekli sandalye kullananlara kolaylık olması için düz yollar ve katlara çıkmak için geniş asansörler olmalıdır. İş kazası geçirmiş, tekerlekli sandalye kullanan bir baba da rahatça çocuğunu kütüphaneye götürebilmelidir..

Bunlar insana verilen değerin bir sonucudur ve her vatandaş bu haklardan rahatça faydalanabilmelidir.

Okullarda, kütüphanelerde, sinema, tiyatro gibi yerlerdeki bütün çalışanlar insana, hele hele de çocuklara karşı saygılı ve onların dünyasına girebilen kişilerden olmalıdır.

 

Son yıllarda bu konulardaki hassasiyetin artıyor olması ülkemiz adına sevindirici tabi ki .. Mesela çocuklarını televizyon- tablet bağımlılığından kurtarma çabasında olan aile sayısı hiç de az değil. Alternatif etkinlikler düzenleyen kurumlar, dernekler, kitapevleri ailelere çok çeşitli etkinlik imkânı sunuyor.. Çocuk kitapları en parlak dönemini yaşıyor.. Ancak asıl olmasını arzu ettiğimiz şey; bütün bu imkanlara ülkedeki, daha geniş düşündüğümüzde dünyadaki bütün çocukların kolayca ve ücretsiz bir şekilde ulaşabilir olmasıdır. Bütün bunların devletin imkânlarıyla sunulması ardından aileler, öğretmenler ve gönüllülerin bu konuda destekleyici çalışmalarıyla çocukların kütüphane ortamından daha fazla faydalanması sağlanmalıdır.

Kütüphane ortamında büyüyen çocuk, kamu malına zarar vermemeyi, emaneti zamanında teslim etmeyi öğreniyor.  Bununla birlikte maddi durumu ne kadar iyi olursa olsun ailesinin ona sunabileceği kitap ve diğer etkinliklerden daha fazlasına kütüphaneler vasıtasıyla ulaşabilir olması çok önem arz ediyor. Okuyarak gelişen bir toplum ve kitap sevgisiyle büyüyen çocuklar için kütüphaneler en ulaşılabilir ve cazibeli yerlerden olması gerekiyor. Okuma eğitimi  ve kitap sevgisi bir ülke olarak topyekun kazandırılması şart olan bir zorunluluk. Kişisel gayretler önemli tabi ama bu konuda sağlam bir devlet politikası olması lazım.

“Bir çivi bir nalı, bir nal bir ati, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu da koca bir ülkeyi kurtarır..”

demişler, biz de anneler olarak bir ilim ordusu yetiştirebiliriz, ihtiyacımız olan tek şey buna sonuna kadar inanmak.

Misafir Yazar

İlkay Marangoz ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Raflar Dolusu Kitap

İmkânların kısıtlı olduğu zamanlarda, çok çocuklu bir ailede büyüyen annem bize hep ne kadar şanslı olduğumuzu söylerdi. Her akşam en az iki kitap okurduk beraber, biri benim, diğeri kardeşimin seçtiği… Sonra o kitaplar üzerinde konuşurduk, o dönemin modası mıydı, bilmem, hep mağdur çocukların olduğu, sonu bazen mutlu bazen mutsuz biten hikâyelerdi. Çoğunda gözyaşlarımı tutamadığımı hatırlarım. O kitap saatimizin en güzel yanı da annemle bazen o kitap hakkında, bazen de oradan çağrışarak vardığımız sohbetlerde en sevdiğim kısım annemin çocukluğuna ilişkin olanlardı. Çok uzak gelirdi, insan annesini çocuk olarak düşünemiyor çocukken… Hele şimdiki gibi fotoğrafın, videonun da bol olmadığı zamanlar olduğunu düşünürsek…

“Siz çok şanslısınız,” derdi işte tam o zamanlarda… “Ben çocukken nerede evde bu kadar kitap, kasap, bakkal gazete kâğıdına paket yaparsa anca o zaman gazete okur, kitabı ödünç almasak evimize kitap girmezdi,” derdi.

Biz her seferinde çok şaşırır,  onun için üzülürdük…

“…ama bizim kütüphanemiz vardı, parkın içindeki postane binasında bir kütüphane açılmıştı. Abimle gitmiş ve bana kart çıkartmıştık. Bütün boş zamanlarımı o kütüphanede kitap okuyarak geçiriyordum. Ama Adapazarı büyüyüp kalabalıklaşınca o kütüphane bize yetmemeye başladı, başka bir binaya taşıdılar, daha çok kitap geldi. Kocaman bir kütüphanemiz oldu. O kadar güzeldi ki…” diye anlatmaya devam edince yüzlerimiz gülerdi. Annemin çocukluğu için üzülmeyi bırakır sevinirdik.

O zamanlar aklıma takılan bir şey vardı. Annem hep ne kadar şanslı olduğumuzu söyler dururdu ama biz henüz bir kütüphane görmemiştik. Yaşadığımız yerde kütüphane olmaması bizi içten içe üzerdi.

İlkokula başladıktan sonra bir gün öğretmenimiz eğitsel kollardan bahsetti. Tahtayı konuları yazdı, spor, kızılay vs. ve sınıftaki herkes ikişer ikişer bir eğitsel kol seçti. Listede Kitaplık Kolu diye bir seçenek vardı. Görür görmez anlamıştım, o benim içindi. Gönüllü oldum. O akşam eve geldiğimde anneme nasıl bir coşku ve sevinç ile anlattıysam annem sevincimi desteklemek için koluma kırmızı üzerine beyaz ile KK harfleri işleyen bir bant hazırladı. Onu beş yıl boyunca gururla taşıdım. Sınıfın demirbaşlarından bir dolabı kitaplık yaptık, içinde kitap yoktu ama olsun, kitaplığımız vardı. Onun gerçek bir kütüphane gibi çalışır hale gelmesi ne kadar zaman aldı hatırlamıyorum. Ama günler geçtikçe kitaplığımız doldu, okuduğumuz kitapları övüp arkadaşlarımızın da okumasını sağladık. Gün geldi ödünç verilen kitabın geri gelmesini heyecanla bekledik, okuma sıralarına girdik. Okumakla kalmadık hepimiz evlerden kitap getirdik o kitaplığa… Ben bazı kitaplarıma kıyamaz ama sınıf kitaplığında da olmasını isterdim. O zaman annem ya da babam aynısından satın alırdı, onu bağışlardım kitaplığımıza…

Çok büyük bir tesadüf, otuz yıl öncesinden bir sürprizle karşılaştım geçen yıl… İlkokul arkadaşlarımdan biri o sınıf kitaplığından ödünç aldığı ve belki de mezun olduğumuz için elinde kalan bir kitabı paylaştı benimle… Çocukluğumun okuduğu sayfalara yıllar sonra tekrar dokunmak çok heyecan vericiydi. O yıllarda hayranı olduğum Arkadaş Kitaplar’ın Küçük Prens’i. Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirisi, 1980 baskı tarihi… Benim o kütüphaneye bağışladığım 23. kitap…  O yıllarda verdiğim emeğin ödülü gibi…

İlkokuldan sonra ortaokul ve lise hayatımda da aynı hedefle ama büyüdüğümüz için mi bilmiyorum, ismi de büyüyen ve Kütüphane kolu olan eğitsel kola girdim. Artık okulumuzun sınıftan bozma gerçek sayılabilecek bir kütüphanesi vardı. O kadar severdim ki ödevlerimi bile orada yapar, teneffüslerin çoğunu kitapları düzenleyerek geçirirdim. Kitap kokusu diye bir gerçeğin farkına da o zaman vardım. Bir süre gitmesem kokusunu özlüyordum. Varlığından beri haberimin olmadığı birçok yazarla orada tanıştım.

Lise mezuniyetimin o kütüphaneden de ayrılacağım anlamına gelmesi gerçeği beni çok üzmüştü. Burnumda sızı ile hatırlarım hâlâ…

Üniversite eğitimim için İstanbul’a gelince kütüphane bağımlılığım doruk noktasına ulaştı. Gördüğüm ilk gerçek kütüphane İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi…  Sonrasında tek tek dolaşıp yurt içi-yurt dışı kütüphane kültürümü geliştirdim elbette ama İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi benim için en özeli, en güzelidir… Sayısız kitaba ulaşma lüksüm biraz da olsa kendi kitaplığımı geliştirmemi geciktirse de gerçek bir okuyucu olmamı sağlayan bu kütüphanedir. Okul yıllarımda iki yıl üst üste en çok kitap kiralayanlara verilen bir belge aldım, onları ve kütüphane kartlarımı hâlâ saklıyorum.

Şimdilerde bilgisayarımı, çantamı alıp kütüphanelere saklandığım, oralarda çalıştığım da çoktur. Her gittiğimde de annemin çocukluğundaki kütüphane gelir aklıma, masaları boş, rafları dolu gördükçe… Bu şehrin kalabalığına kütüphanelerin dar geleceği günler görmek dileğiyle…

Yazar: İlkay Marangoz

Ocak 2017, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, İstanbul

 

*Yukarıda yer alan bilgiler  2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

BATILILAR ANALARININ KARNINDAN KİTAP OKUMAYI SEVEREK Mİ DOĞUYOR?

“Bu Batılılar nasıl da okuyor!!” denir ya bizde hani.  Metroda okuyorlar, parkta okuyorlar falan diye özenilir.  Analarının karnından böyle doğdukları sanılır.  Ya da “Ana-babaları okuyor, onlar da onları görüyor da ondan okuyorlar” denir.  Külliyen yalan!!  Daha doğrusu kazın ayağı öyle değil.  O kadar basit değil yani işler.  Neler neler yapıyorlar çocuklar okusun diye, bir bilseniz!  Ne mesai veriyorlar, ne çok enerji ve para harcıyorlar bunun için!

Son üç yıldır yaz aylarımı Amerika’nın Pittsburgh şehrinde geçiriyorum.  2011 yazında, orada gördüklerimi çok sevgili Fatih Erdoğan Çocuk İçin Yazmak eğitim grubuna (Mavibigrup) bir e-posta yazarak paylaşmıştım.  Şimdi sizlerle o mesajı paylaşmak istiyorum.  Bakın standart bir Amerikan şehrinde “çocuklar okusun” diye neler yapılıyor!


Temmuz, 2011

İlk önce şehrin ana kütüphanesine gittim:  Carnegie Library.  Bu Carnegie denen adam Pittsburgh’un gelmiş geçmiş en zengin şahsiyetlerinden biri.  Zaten bunlardan 4 adet var; Carnegie (kömür işinden zengin olmuş, Amerika’nın en iyi okullarından biri olan Carnegie-Mellon Üniversitesinin de kurucularından biri), Mellon (Bu da üniversitenin diğer kurucusu, bankacılıktan para yapmış), Heinz (şu meşhur Heinz ketçaplarının sahibi), Frick (Bu da kömür işinden zengin olmuş).  Şimdi bu adamlar zengin olmuş olmasına da parayı şehirlerine saçabildikleri kadar saçmışlar.  Öldükten sonra da vakıfları bu para saçma işini aynı hızla devam ettiriyor.  Neler mi yapmışlar şehre?  Ne siz sorun ne ben söyleyeyim!  Mesela Frick dev gibi büyük bir park bağışlamış.  Adının “park” olduğuna bakmayın, bizim Belgrad Ormanı kıvamında bir şey.  Bir de evini bağışlamış.  Öyle güzel bir bahçesi var ki anlatamam.  Geçen Cuma akşamı halka açık, ücretsiz bir konser dinlemeye gittik.  Herkes piknik örtülerini, masalarını, sandalyelerini getirmiş.  Masaların ortasına çiçek bile getirmişler!

Her neyse, diğerleri neler bağışlamış/yaptırmış?  Bilim Müzesi, Ulusal Doğa Müzesi, Sanat Müzesi, Şehir Tarihi Müzesi, Spor Müzesi, stadyum (lar), parklar, okullar, opera salonu, konser salonu, aile merkezleri…  Ayrıca Çocuk Müzesi, Hayvanat Bahçesi, Botanik Bahçesi, Kuş Cenneti gibi mekanlar da bu 4 zengin değil ama şehrin başka zenginleri tarafından yaptırılmış.  Halktan kazandığını aynen halka iade eden bir grup insan anlayacağınız.  Yaşadığı şehrin insanının iç huzurunu, esetetik değerlerini, aklını, fikrini, yüreğini ferah tutmak için elinden gelen her şeyi yapan “iyi kalpli” zenginler!!  Tüm bu bahsettiğim mekanlar sadece 1.5 milyon insanın yaşadığı bir şehirde halkın emrine amade.  Yani Pittsburgh’u öyle çok büyük bir şehir falan sanmayın.

Her neyse, biz dönelim okuma konusuna…

Öncelikle katıldığım okuma seanslarını anlatmak istiyorum.  Bahsettiğim Carnegie Library’nin merkez binasının (dev gibi, muhteşem bir bina) yanı sıra, şehrin her köşesinde 20den fazla şubesi var.  Her birinde her gün okuma seansları yapılıyor.  Kütüphane görevlileri hem çocuk kitaplarına hayran insanlar hem de bana sorarsanız her biri tiyatrocu!!  Öyle güzel okuyorlar ki kitapları anlatamam.  Hem okuyor hem oynuyorlar.  Ayrıca çocuklara danslar öğretiyorlar, oyunlar oynatıyorlar.  Mesela dün bir kütüphanede konu “Afrika”ydı.  Kütüphane görevlisi hanım bir dolu Afrika kökenli obje getirmiş.  Çocuklara onları gösterdi, Afrika’daki hayatı anlattı (kendisi gitmiş, bir kaç ay Mali’de bir köyde yaşamış).  Afrika hikayeleri okudu.  Elişi çalışmaları yaptırttı.  Bunlar yetmiyormuş gibi bir de üşenmeyip Mali yemekleri pişirmiş, çocuklara ikram etti.  Her hafta başka bir ülkeyi anlatıyorlarmış.  Çarşamba günü gittiğim seanstaki hanım folklorik danslar da öğretti.  Her hafta, her şubede farklı bir ülke işleniyor.  2 hafta sonra Türkiye var.  Konyalı şarkısıyla Konya halk dansları öğretecekmiş Amerikalı kütüphaneci!!

Okuma seansları farklı yaş gruplarına göre düzenleniyor.  Okulöncesi, ilkokul, ergen…  bizim de bildiklerimiz.  İlginç olan “Toddlers” ve “Baby and Me” programı.  İlki 1-2 yaş, ikincisi ise 0-18 ay için düzenleniyor!!  Ayrıca “özel çocuklar” için de okuma seansları yapıyorlar.  Mesela otistik çocuklar.  Ayrıca çocuklara “Sign language” (sağır-dilsiz alfabesi) öğrettikleri bir seans da var kütüphanede!  Bu seans duyamayan çocuklar için değil, tam tersi duyabilenler için düzenleniyor…  duyamayanlarla ilişki kurabilsinler diye!  Ayrıca bazı seanslara müzelerden eğitmenler davet ediliyor;  mesela Doğa Tarihi Müzesi’nden.  Gelip çocuklara mesela dinozorları anlatıyorlar.  Yani “okumak” dört koldan sevdiriliyor.  Kütüphane sadece “kitap”la değil, her türlü “bilgi” ile özdeşleştiriliyor.  “Bilgi edinme”nin zevki tattırılıyor.

Mesela…  ergenler için olan seanslardaki sanat etkinlikleri; film yapımı (filmmaking), bilgisayar oyunları, çizgi roman tartışmaları, fotoğraf stüdyosu, spelling yarışmaları (imla yarışması) gibi şeyler var.  Ergenlerle ilgili en çok ilgimi çeken şey “Nerd Rock” oldu.  Bu yeni bir rock türü.  Kitap odaklı rock!!  Kitap okumayı seven gençler beğendikleri kitaplarla ilgili şarkı sözleri yazıp besteliyorlar.  Benim gittiğim gün kitiphanenin önündeki parkta Harry Potter konseri vardı.  Harry Potter’la ilgili şarkılar yapmış bir grup çocuk konser veriyordu.  Ayrıca bizim eve yürüme mesafesinde olan kütüphanede Çarşamba akşamları ergenler için film gösterimi var.  Beş film çıkarıyorlar, oylama yapılıyor ve seçilen film izleniyor.  Patlamış mısır ve içecek kütüphanenin ikramı.  Bir de kutu oyunu gecesi yapıyorlar.  Çocuklar toplaşıp Monopol falan oynuyorlar.  Ayda bir akşam da çikolata fondü yapıyorlarmış.  Bizde olsa, “çocuklar erimiş çikolataları her yere sürer, kirletir”!! Orada nedense sürmüyorlar!!  Yoksa bizde de sürmezler de biz böyle gereksiz önyargılarla yiyecekleri  kütüphanenin dışında mı tutuyoruz?  Ve hatta çocukları da!!  Ne de olsa onlar da yırtar kitapları, değil mi?!  Bir de Dijital Hikaye Anlatımı konusunda çalışmalar yapılıyor ergenler için.  Hani bizde hep konuşuluyor ya “Çocukları bilgisayarın başından nasıl kaldırıp kitaba oturturuz?” diye.  İşte adamlar yolunu bulmuşlar;  bükemeyeceğin eli sıkacaksın.  Madem bilgisayarla savaşmak çok zor, o zaman barış yapalım.  Bilgisayarla hikayeyi birleştirmek üzerine eğitim veriyorlar çocuklara.  Farklı teknolojileri kullanarak nasıl kitap yazılır/yapılır?  Çocuklar kendi kitaplarını yapmayı öğreniyor.

Yine ergenlerle ilgili hoşuma giden başka bir şey de kütüphanede onların ayrı bir bölümü olması.  O bölüme bir dolu bilgisayar koymuşlar, onların ilgisini çekecek şekilde dekore etmişler.  Mesela kocaman bir armut minder vardı ve bir kızla bir oğlan orada aşna fişne halindeydiJ Kimse de çocukların yanına gidip “Siz napıyosunuz bakiyim burada?  Çabuk kitap okuyun” falan demiyordu!

Başka neler var?  Mesela tüm kütüphalerde yaş gruplarına göre kitap önerilerinde bulunan broşürler dağıtılıyor.  Okula o yıl başlayacak çocuğun anasınıfı-ilkokul 1. Sınıf arasındaki yazı hangi kitaplarla geçirmesi gerektiğini biliyorlar ve bunu annelere öneriyorlar.  Diğer sınıflar da şöyle gruplandırılmış;  1-2. Sınıflar, 2-3. Sınıflar, 3-4. Sınıflar, 4-5. Sınıflar.  Yani her sınıf bir önceki grupla örtüşüyor.  Çünkü kitapların yaş gruplarına göre net çizgilerle ayrılamadığının farkındalar.  Ortaokul için hazırlanmış broşür farklı.  Onun tasarımı daha büyük çocuklara hitap edecek şekilde yapılmış.  Her türlü detaya dikkat ediliyor anlayacağınız.  Ya da temalara göre hazırlanmış çantalar var.  Mesela “arı” çantası.  Arıları çok seven bir çocuk o çantayı alıp evine götürüyor.  Içinden onlarca konusu/başkahramanı arı olan kitap çıkıyor!

Kütüphanlerin okuma kulüpleri var.  Bir kaç çocuktan oluşan gruplar kuruyorlar.  Her hafta bir kitap seçip okuyorlar.  Sonra kütüphanede bir araya gelip kütüphane görevlisiyle birlikte o kitabı tartışıyorlar.

Kütüphanelerde kocaman bir pano yapmışlar.  10 adet kitabı bitiren çocuğun adı küçük bir süslü kağıda yazılıp asılıyor.  Ayrıca başka bir panoda ise “Ben ne okuyorum?” başlıklı küçük not kağıtları gördüm.  Herkes okuduğu kitabı bir cümleyle anlatmış, diğer kütüphane ziyaretçilerine öneride bulunuyor.  Not kağıtları matbu hazırlanmış;  En üstte “Ne Okuyorum?”, altında “Yazarı”, altında “Yorumlar”.

Kütüphanelerde çok hoş başka bir broşür gördüm;  bir yüzünde “Niçin okumalıyız?”, diğer yüzünde “Niçin çocuklarımıza okumalıyız?” sorularının cevapları listelenmiş.  Her gün 6 dakika okumanın stres seviyesini üçte iki miktarında azalttığını ve okuma eyleminin, beynin ön loblarını harekete geçirerek depresyon semptomlarını azalttığını biliyor muydunuz?  Buna bir isim de vermişler:  “Bibliotherapy”.

Family Literacy adında bir dernek anne babalara çocuklarına daha çok kitap okuma konusunda eğitim veriyor.  Kitaplardan nasıl keyif alınacağını, nasıl okunacağını, nasıl seçileceğini falan öğretiyor.  Ailecek akşamları kitapları kullanarak oynanabilecek oyunlar bile tarif ediliyor!  Kitap önerileri de çok ilginç şekilde kategorize edilmiş:  az yazılı-çok resimli kitaplar, çocuğunuzun oynayabileceği kitaplar, tanıdık karakterleri olan kitaplar, vs.  Aynı dernek öğretmenlere de kitap odaklı eğitim önerileri/ders planları veriyor.

Başka bir dernek ise (Kütüphaneciler Derneği) özellikle erken yaş okumasına olağanüstü önem veriyor.  Bunun için üretilmiş programları ve materyalleri dağıtıyorlar…  hem ailelere hem eğitmenlere.

Bir üniversite ise Okuma Becerileri üzerine eğitimler düzenliyor.  Okuma, okuduğunu anlama, hızlı okuma, phonics, kelime hazinesi, ders çalışma metodları, not tutma…  Bu konularda çalışmalar yapıyorlar.  Bu da okulöncesinden başlıyor, lise sona kadar devam ediyor.  Her yaş grubuna göre farklı bir program var.  Malum üniversitelerin eğitim fakültelerinde bu konuda araştırmalar yapılıyor, üniversite öğrencileri eğitiliyor.  İşte tüm bu imkanları teoride bırakmayıp bir de pratikte halkın doğrudan faydalanmasını sağlıyorlar.

Başka bir üniversitenin Eğitim Fakültesi’nde ise Reading Clinic adında bir bölüm var.  Önce bir testle çocuğun okuma ve yazma becerileri ölçülüyor.  Sonra farklı testlerle “okuma-yazma”yla ilgili tutum ve motivasyon seviyeleri belirleniyor.  Sonra da bilişsel becerilerine bakılıyor.  Kurumun görevlileri anne-baba ve çocukla 15 saatlik bir paket dahilinde çalışıp çocuğun okuma-yazma becerilerini ve tutumunu geliştiriyor.

Ağustos ayında Storytelling Festivali düzenliyorlar.  Bu okuma değil, sözlü hikaye anlatımını teşvik etmek için yapılan bir festival.  Bu geleneğin yok olmasını istemiyorlar.  Profesyonel hikaye anlatıcıları gelip 2 gün boyunca hikaye anlatıyorlar.  Tabii konserler, sanat çalışmaları, yeme-içme…  hepsi var.  Bir hikaye şenliği oluyor.

Son olarak ve beni en çok etkileyen:  Bir grup seçmen toplanmış ve önümüzdeki seçimlerde seçmen kağıdına bir referandum sorusu ekletmek için uğraşıyorlar.  Meseleleri şu:  Mülk sahipleri, evlerinin değerinin her $100,000’ı için yılda $25 kütüphane vergisi versin mi?  Bunun için imza topluyorlar.  Gereken sayıya ulaşınca, bu referandum yapılabilecek.  Ve cevap “evet” çıkarsa, kütüphaneler için her yıl çok miktarda para toplanabilecek.  Çünkü Carnegie Amca kütüphaneleri yaptırmış ama idari masraflar için para bırakmamış.  Ve bunu bilerek yapmış.  Çünkü halkın bu kuruluş için parmağını taşın altına sokması gerektiğine inanırmış.  Dedim ya, adamlar her türlü detayı düşünüyorlar!

Ve bir de yaratıcı yazarlık kampları var.  Çocuklar yazı yazmayı öğreniyorlar!!  Ama bu apayrı bir yazıyı hakediyor.  Belki başka bir gün de bunu anlatırım.

————————————-

2011 yazında bunları yazmışım e-postamda…  2 yılda kimbilir neler neler eklendi bunlara!  Ve kimbilir benim görmediğim, duymadığım daha neler neler yapılıyor Pittsburgh’da ve Amerika’nın diğer şehirlerinde.  Mesela Amerika’da doğum yapan bir arkadaşımdan öğrendim ki hastaneden bebekle çıkmadan önce iki şey teslim etmişler anneye:  1) bebeğin aşı karnesi, 2) bebeğe ilkokula başlayana dek okuyacağı kitapların listesi.  Yani adamlar aşı kadar önemli buluyor bebeğe okunacak kitapları.  “Kitap sevgisini aşılamak” denir ya bizde hani, işte o hesap!!  Üstelik dikkatinizi çekerim, ‘ilkokula başlayana dek okunacak kitaplar listesi’nden bahsediyoruz.  Oysa bizde ‘okumayan çocuğa’ kitap alınır mı hiç?  “Hele bi okumayı söksün de sonra alalım” denir.  Oysa Amerikalılar “Çocuklar ebeveynlerinin kucaklarında okura dönüşür” diyorlar.  Yani henüz kucak çocuğuyken kitap okunan çocuk kitapsever oluyor.

Bizde de olacak biliyorum.  Olmaya başladı.  Yavaş yavaş olacak.  Projeler üretilecek, uygulanacak, çocuklar daha çok okuyacak.  Madem konumuz Kütüphane Haftası, ben de kütüphanecilere bir şey söyleyerek bitirmek istiyorum:

Bir gün (yine Amerika’da) bir kütüphane görevlisinin bir tek çocuğun o günkü kitap seçimi için tam 30 dakika harcadığına şahit oldum.  “Al birini oku işte” demedi.  İnce ince anlattı belki on tane farklı kitabı çocuğa.  Tek tek sordu çocuğun zevkini.  Anlattı-dinledi, anlattı-dinledi.  Sonunda bir kitap aldı gitti çocuk.  Tek bir kitap için, sadece tek bir gün okunacak (çünkü ertesi gün onu getirip yenisini alacak) o tek kitap için ne çene döktü!  İşte bence işin özü burada yatıyor.  Çocuğa, kitaba, çocuğun okuyacağı kitaba bunca özen gösterilirse elbet sonuç da iyi oluyor.

 

Yazan: Tülin Kulluk Kozikoğlu

Tülin Kulluk Kozikoğlu ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Yıllar önce, Amerika’da bir gün, bir kütüphane görevlisinin bir tek çocuğun o günkü kitap seçimi için tam 30 dakika harcadığına şahit oldum. “Al birini, oku” demedi. Önce tek tek sordu çocuğun zevkini. Sonra belki on farklı kitabı çocuğa üşenmeden, ince ince anlattı . Dinledi-anlattı, dinledi-anlattı, dinledi-anlattı… Sonunda bir kitap alıp gitti çocuk. Tek bir kitap için, sadece tek bir gün okunacak (çünkü ertesi gün onu getirip yenisini alacak) o tek kitap için ne çene döktü kütüphane görevlisi! İşte bence işin özü burada yatıyor. Çocuğa, kitaba, çocuğun okuyacağı kitaba bunca özen gösterilirse elbet sonuç da iyi oluyor.

Kütüphaneler önemli çünkü kütüphaneler okur yaratıyor. Mesele kitap olunca bizim memlekette herkesin dilinden düşmeyen bir cümle vardır: “Kardeşim, adamlar metroda bile kitap okuyor. Biz okumuyoruz ki çocuklarımız okusun!” Bizde sanılıyor ki yetişkinler kitap okusa çocuklar da kitapsever oluverecek. Üzüm üzüme baka baka kararacak sanılıyor. Oysa kazın ayağı hiç de öyle değil. Batı’da çocuklar analarının karnından kitapsever olarak doğmuyor. Kitap kurtları gökten zembille inmiyor. Çocukları kitap sever yapmak için ne çok enerji, ne çok zaman, ne çok para harcanıyor bir bilseniz!!!

Tüm bu enerji, zaman ve parayı harcayan sadece aileler mi? Elbette değil. Bir çok kurum ailelere eşlik ediyor bu meşakkatli yolculukta. Hem kamu kurumları hem de özel kurumlar. Kimi zaman ticari kurumlar, kimi zaman da kar amacı gütmeyen kurumlar. Bir çok STK kitap okuma kültürünü geliştirici projeler üretiyor.

Ve fakat elbette tüm bu çabada baş rolü kütüphaneler oynuyor.

Kütüphaneler sadece kitabı sunan mekanlar değil. Aynı zamanda, kitabı arzulamayı sağlayan mekanlar. Kitabın çocuğun/bireyin zihninde aranan/istenen bir nesne olarak yer alması için çaba sarf eden mekanlar. Kitabı oyunla, tiyatroyla, müzikle birlikte sunarak çocuğun hayatına entegre eden, kaçınılmaz kılan mekanlar. Ve ayrıca, sadece çocuğa değil çocuğun anne-babasına da hizmet eden mekanlar. Anne-babaya “çocuğa kitap nasıl sevdirilir?” üstüne akıl veren, yol gösteren mekanlar.

Kütüphanelerin en önemli işlevlerinden biri anne-babalara çocuğunu kitapsever yapma yolunda yalnız olmadıklarını hissettirmek bana göre. Kütüphaneler fırtınalı günlerin güvenli limanları; hem çocuklar hem de ebeveynler için.

Yazar: Tülin Kulluk Kozikoğlu

Yazarin “BATILILAR ANALARININ KARNINDAN KİTAP OKUMAYI SEVEREK Mİ DOĞUYOR?”  yazisini da okumak icin tiklayiniz.

*Yukarıda yer alan bilgiler Kırmızı Elma Yayın Dağıtım Organizasyon desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Habib Bektaş ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

 

“Motoroloji”*

 

Güngörmüş bir ırmak o. O zamanlar çok genişti. Ve derin, deli dolu, çağıldayarak akan suları vardı. Çocuk nedense ısrarla “dere” diyor. Ve ırmağın suları için “bembeyaz”. Yıllar sonra o günleri anımsayınca, ırmağı Ova adlı gelinin gerdanındaki gümüş bir kolye olarak tanımlayacaktı. Ve dere yerine “ırmak” diyecekti.

 

Hayıtların, ılgınların, söğüt fidanlarının arasından yürüyorlar. Çocuk soruyor:

“Baba, derin midir bu su?”

“Senin boyun kadar filan,” diyor genç adam. Birkaç küçük adım daha atıyorlar, sonra çocuğun önünde eğiliyor adam. Başları aynı hizada şimdi. Adam, söylediklerini yeterli görmemiş olmalı: “Bazı yerleri ama daha derin olabilir. Bir süre sonra uygun bir yer bulursak, akıntının olmadığı, yüzeriz,” deyince çocuğun yüzü gülüyor.

“Baba, sen çok iyi yüzersin, değil mi!”

Gülüyor genç adam:

“O kadar da değil, canım, ama yüzeriz işte.”

Çocuk babasının gözlerine bakıyor. Babası şaka yapmış olsun istiyor. Babası balık gibi yüzmesini bilsin istiyor. Bir şey demiyor. Yürüyorlar ırmak boyunca. Çocuk soruyor:

“Baba, bu derenin adı ne?”

“Gediz, Gediz ırmağı. Mitolojide ama “Hermos” diye geçer.”

 

Mitoloji kelimesini anlayamıyor çocuk. Ama sormak da istemiyor. Bir söğüdün gölgesine oturuyorlar. Babası elindeki çıkını açıyor. İçinde iki domates var, kendi bağlarından. İki dilim peynir. İki haşlanmış yumurta. Bir salkım üzüm. Ve bağ damının önündeki fırında yaptıkları kara ekmekten dört dilim.

Çocuk yumurta soyarken soruyor:

“Ama suyumuz yok, baba, susarsak?”

Adam “bembeyaz” suyu gösteriyor. “İşte Hermos’un suyu, içeriz.”

“Bu su içilir mi, baba?”

“Bak,” diyor adam, “billur gibi, su, beni içebilirsiniz, diyor.”

 

Yemekten sonra adam, narin söğüt dallarından oğlu için yatak yapıyor. Çocuk, toprağın üstüne uzanan babasına bakıyor kaygıyla. Onun öyle toprağın üstüne yatmasını istemiyor. Yere sarkmış dallardan birkaç dal kırıyor. Uzatıyor adama: “Baba, al, sana da yatak olsun.”

Adam gülüyor. Çok güzel gülüyor. Çocuk da gülüyor. Gülüşleri suya düşüyor. Billur gibi sular o gülüşleri uzaklara, denizlere taşıyor. Sonra adam bir masal anlatıyor. Bir çocukla bir eskicinin kısa süren hüzünlü dostluğunu. O hüzünlü masal çocuğun çok koşuna gidiyor. Ağladığını göstermeden adama soruyor:

“Baba, bu bir masal mı?”

“Hikâye de denebilir,” diyor adam.

Çocuk meraklı:

“Baba, bunu sana kim anlattı?”

“Bilmem,” diyor adam, “unuttum şimdi. Bir yerde okumuş da olabilirim.”

Çocuk o hikâyeyi unutmuyor. Zaman zaman düşünüyor. Babasından dinlediği hikâye mi masal mı, işin içinden çıkamıyor. Kuşkulanmasının nedeni, babasının anlattığı, annesinden dinlediği masallara hiç benzemiyor.

 

Sonra günler geçiyor, aylar, belki de yıllar. Çocuk okula başlıyor. Çocuğun kitapları oluyor. Ama onlar ders kitapları. Çocuk hikâye kitaplarının da olmasını istiyor. Ama babasına kıyamıyor. Baba, bana hikâye kitabı al, diyemiyor. Ayakkabısı delinip su aldığında da diyememişti. Babasının parası az, biliyor. Çocuğunun istediği bir şeyi alamazsa babasının üzüleceğini biliyor çocuk. Bilmek de değil, seziyor.

 

Nereden duydu? Şimdi anımsamıyor. Kendi gittiği okul değil. Bir başka okul. O okulun bahçesinde uzun, barakaya benzer bir bina var. Oraya kütüphane diyorlar. Çocuk kütüphaneyi buluyor. Nasıl buluyor, şimdi bilmiyor. İçeriye girecek. Ama o zamanlar podye dedikleri kara önlüğünün üstünde kurumuş çamur lekeleri var. İçeriye girmeye cesaret edemiyor. Okulun bahçesine giriyor. Önlüğünün üstündeki çamur lekelerini ıslattığı eliyle temizlemeye çalışıyor. Ne yazık ki önlüğün önü daha bir çamur bulaşığı oluyor. Çocuk öyle, ıslak önlüğüyle giriyor içeriye. Girer girmez de burnuna bir koku geliyor. Bu o güne dek hiç algılamadığı bir koku. Çok sonraları onun kitap kokusu olduğunu öğrenecekti çocuk. En dipteki küçük masanın arkasında kocaman, ama çok kocaman bir adam görüyor. Adamın çenesinin altında bir çene daha var. Çocuk korkuyor. Geriye dönmek, kaçmak istiyor. O zaman işte o adam, şişman olduğu için başını öne eğdiğinde çenesinin altındaki bölümün katmerleşmesiyle neredeyse bir ikinci çenesi oluşan adam sesleniyor çocuğun arkasından:

“Evladım, nereye gidiyorsun?”

Çocuk sanki bir suç işlemiş de… Ne desin. Masanın ardındaki adama dönüyor ama yere bakıyor. Duyulur duyulmaz “Eve, eve gidiyorum,” diyebiliyor.

Gülüyor çift çeneli adam. Gülünce çok güzel oluyor. Yüzü gülen bir aydede oluyor. Çocuk da gülmek istiyor. Ama korkuyor. Belki gözleriyle güldü, kim bilir. Adam soruyor:

“Neden geldin, yavrum?”

“Kitap,” diyebiliyor çocuk. Sonra, nice sonra da ekliyor, “öğretmenim.”

Adam yanına çağırıyor çocuğu. “Gel bakalım çamurdan adam,” diyor, “gel de biraz sohbet edelim.” Soruyor:

“Hangi okula gidiyorsun?”

Çocuk gittiği okulun adını söylüyor. Sonra da nedense ekliyor: “Ben okulu sevmiyorum ama!”

Adam yine gülüyor, çok güzel gülüyor. “Ben de sevmezdim,” diyor. Sonra ekliyor: “Kitapları seviyor musun?”

Çocuk yere bakarak konuşuyor:

“Onları da sevmiyorum!”

Adam sorarken gülüyor:

“Neden sevmiyorsun?”

“Çünkü onlar ders kitaplarıdır!”

Öğretmen yine gülüyor, kocaman:

“Yahu onları ben de sevmezdim! Peki senin masal kitabın, hikâye kitabın yok mu?”

Çocuk ne diyeceğini biliyor. Biliyor ama nasıl dese:

“Babama söylemedim,” diyor duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra adamın gözlerine bakarak konuşuyor: “Belki parası azdır, öyle düşündüm.”

Adamın gözleri bulutlanıyor. “İyi düşünmüşsün, aferin,” diyor. Sonra tavana bakıyor iki çeneli öğretmen. Çocuk o öğretmenin kendi gittiği okuldaki öğretmenlere benzemediğini fark ediyor. Adam yine soruyor:

“Neden böyle çamura bulandın?”

“Çamur çoktu. Buraya girmeden çeşmeye gittim, temizledim.”

Gülüyor adam. Soruyor:

“Neden temizledin ki?”

Çocuk adamın gözlerine bakıyor. Adamın gözlerine bakarak konuşuyor:

“Kitap var ya… Kitap çamur olmasın…”

Adam çocuğa el ediyor. “Gel,” diyor. “Gel gel, yanaş.” Sonra kocaman elini çocuğun başının üstüne koyuyor, sıfıra vurulmuş saçları okşuyor. “Sen akıllı bir çocuksun,” diyor. “Üstelik iyi bir çocuksun.”

Çocuk, boğazının neden yandığını, neden tıkanır gibi olduğunu anlayamıyor.

Sonra yine konuşuyor adam:

“Sana buradan kitap vereceğim. Evde okur geriye getirirsin. Anladın mı?”

“Anladım,” diyor çocuk.

“Seni buraya üye yapalım,” diyor adam.

Çocuk üyeliğin ne olduğunu hem anlıyor hem anlamıyor. Yine yere bakarak konuşuyor:

“Ben üye olmam. Ben benim, işte böyle. Kitap verirsen okur sonra geriye getiririm.”

Adam yine gülüyor. Kütüphanenin açık olduğu gün ve saatleri söyledikten sonra bir kitap uzatıyor çocuğa. “Al bakalım şu kitabı, okulu sevmeyen çocuk” diyor. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi soruyor: “Yahu senin adın ne?”

Çocuk adını söylüyor. Ve aydedeye benzettiği güzel adamın verdiği kitaba bakıyor. Kitabın üstünde Ömer Seyfettin yazıyor. Çocuk soruyor:

“Kitabı ne zaman getireyim?”

“Okuyup bitirdikten sonra,” diyor öğretmen.

Çocuk hiçbir şey demeden çıkıyor dışarıya. Çeşmenin yanındaki çınarın altına oturup okumaya başlıyor. Ne kadar zaman geçti bilmiyor. Ama göğsündeki çamur bulaşıkları kurumuş. Koşarak giriyor kütüphaneye. Kitabı uzatıyor adama. Adam şaşırıyor. Gözlerini kocaman açmış. Soruyor:

“Neden getirdin kitabı geriye?”

“Sen öyle dedin ya,” diyor çocuk.

“Nasıl dedim?”

“Okuduktan sonra getir!”

Gülüveriyor adam. Çocuğa okuduğu hikâyeyi anlattırıyor. Dinlerken bir kez daha gülüyor. Çocuğun kısacık saçlarını okşuyor. “Eee sen yeni bir kitabı hak ettin,” diyor.

Böyle başlıyor.

 

Çocuk okulu sevmiyor. Ama üye olmadan kütüphaneden eve kitap taşıyor sürekli. Kitaplar gidiyor geliyor, gidiyor geliyor. Adam bir gün çocuğa bir kitap uzatıyor. Kitaptaki hikayelerin arasından bir hikâye gösteriyor. Diyor ki, “Bu hikâyeyi çok seveceksin.”

Çocuk hikâyenin adına bakıyor: “Eskici”. Sonra adama bakıyor. Nereden biliyorsun seveceğimi der gibi bakıyor. Adam kısaca anlatıyor. Bu hikâyede bir çocuk var, diyor, bir çocukla bir seyyar kundura tamircisinin kısacık dostluğu.

Çocuğun bakışları dalgınlaşıyor, uzaklara gidiyor. Bir ırmağın kıyısına. Babasının anlattığı masal geliyor gözlerinin önüne. İlk kez adamın yüzüne bakarak gülüveriyor, sıcacık. “Ben bu masalı biliyorum,” diyor.

Adamın kaşları çatılıyor:

“Bu masal değil!” diyor.

Çocuk sesini babasının sesine benzetmeye çalışıyor:

“Hikâye de denebilir.”

Adam kahkahalarla gülüyor. “Anlat bakalım hikâye de denebilen bu masalı!”

Annesi ve babasını kaybetmiş bir çocuğun Arabistan diye bir yere gemiyle gidişini anlatıyor çocuk, aynı babasının anlattığı gibi. Çocuğun ve eskicinin ağlayışlarını. Bir de eskicinin çocukla biraz daha söyleşebilmek için işi yavaşlattığını.

Kütüphanedeki kitap kokularına hüzün ekleniyor. Adam kitabı uzatıyor:

“Bu kitapta başka hikâyeler de var. Al, oku. Lütfen ama o hikâyeyi bir kez daha oku!”

“O hikâyeyi ben okumadım ki!”

Adam şaşırıyor:

“Nereden biliyorsun öyleyse?”

“Babam anlattı, Hermos’un kıyısında,” diyor çocuk.

Adamın gözleri açılıyor:

“Neyin kıyısında, neyin kıyısında?”

“Gediz ırmağının kıyısında,” diyor çocuk. “O ırmağa ama motorojide Hermos derler.”

Adam kahkahalarla gülerken güçlükle konuşabiliyor:

“Nerede derler nerede?”

Çocuk çalımlı çalımlı “motorojide” deyince adam çocuğa sevgiyle bakıyor. Sonra da koşup mitolojiyle ilgili bir kitap daha uzatıyor çocuğa. “Al, buna da bir göz at bakalım…”

 

Yıllar yılları kovalamış. Çocuğun saçları apak olmuş. Nedendir bilinmez ak saçlı çocuk yine aynı ırmağın kıyısına gitmiş. Bok ve fabrika artığı kimyasal maddeleri taşımaya çalışan ırmağın kahverengiye dönük rengi yüreğini sızlatıyor ak saçlı çocuğun. İşte tam o anda sulara düşen gülüşünü düşünüyor, ve babasının gülüşünü. Kütüphaneci öğretmenin gülüşü geliyor gözlerinin önüne. O gülüş nerede? O gülüşü nerede bulabilir çocuk? Sulara bakıyor. Sonra gökyüzüne. Sanki babasıyla kütüphaneci öğretmen yan yanaymış, konuşuyorlarmış Refik Halid Karay diye bir yazar üzerine.

 

Kente girerken kütüphaneci öğretmene“motoroloji” deyişi aklına geliyor. Gülüveriyor kendi kendine. Gülüyor, gülüyor, gülüyor. Sonra da gözlerinden akan yaşları gülüşüne yoruyor.

 

Yazar: Habib Bektaş

 

*Tüm hakları saklıdır. Eser sahibinin izni olmaksızın bu dokümanın tamamı veya belli bir bölümü hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda kaynak gösterilse dahi izin alınmadan kullanılamaz, çoğaltılamaz ve kopyalanamaz.

**Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.