İlkay Marangoz ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Raflar Dolusu Kitap

İmkânların kısıtlı olduğu zamanlarda, çok çocuklu bir ailede büyüyen annem bize hep ne kadar şanslı olduğumuzu söylerdi. Her akşam en az iki kitap okurduk beraber, biri benim, diğeri kardeşimin seçtiği… Sonra o kitaplar üzerinde konuşurduk, o dönemin modası mıydı, bilmem, hep mağdur çocukların olduğu, sonu bazen mutlu bazen mutsuz biten hikâyelerdi. Çoğunda gözyaşlarımı tutamadığımı hatırlarım. O kitap saatimizin en güzel yanı da annemle bazen o kitap hakkında, bazen de oradan çağrışarak vardığımız sohbetlerde en sevdiğim kısım annemin çocukluğuna ilişkin olanlardı. Çok uzak gelirdi, insan annesini çocuk olarak düşünemiyor çocukken… Hele şimdiki gibi fotoğrafın, videonun da bol olmadığı zamanlar olduğunu düşünürsek…

“Siz çok şanslısınız,” derdi işte tam o zamanlarda… “Ben çocukken nerede evde bu kadar kitap, kasap, bakkal gazete kâğıdına paket yaparsa anca o zaman gazete okur, kitabı ödünç almasak evimize kitap girmezdi,” derdi.

Biz her seferinde çok şaşırır,  onun için üzülürdük…

“…ama bizim kütüphanemiz vardı, parkın içindeki postane binasında bir kütüphane açılmıştı. Abimle gitmiş ve bana kart çıkartmıştık. Bütün boş zamanlarımı o kütüphanede kitap okuyarak geçiriyordum. Ama Adapazarı büyüyüp kalabalıklaşınca o kütüphane bize yetmemeye başladı, başka bir binaya taşıdılar, daha çok kitap geldi. Kocaman bir kütüphanemiz oldu. O kadar güzeldi ki…” diye anlatmaya devam edince yüzlerimiz gülerdi. Annemin çocukluğu için üzülmeyi bırakır sevinirdik.

O zamanlar aklıma takılan bir şey vardı. Annem hep ne kadar şanslı olduğumuzu söyler dururdu ama biz henüz bir kütüphane görmemiştik. Yaşadığımız yerde kütüphane olmaması bizi içten içe üzerdi.

İlkokula başladıktan sonra bir gün öğretmenimiz eğitsel kollardan bahsetti. Tahtayı konuları yazdı, spor, kızılay vs. ve sınıftaki herkes ikişer ikişer bir eğitsel kol seçti. Listede Kitaplık Kolu diye bir seçenek vardı. Görür görmez anlamıştım, o benim içindi. Gönüllü oldum. O akşam eve geldiğimde anneme nasıl bir coşku ve sevinç ile anlattıysam annem sevincimi desteklemek için koluma kırmızı üzerine beyaz ile KK harfleri işleyen bir bant hazırladı. Onu beş yıl boyunca gururla taşıdım. Sınıfın demirbaşlarından bir dolabı kitaplık yaptık, içinde kitap yoktu ama olsun, kitaplığımız vardı. Onun gerçek bir kütüphane gibi çalışır hale gelmesi ne kadar zaman aldı hatırlamıyorum. Ama günler geçtikçe kitaplığımız doldu, okuduğumuz kitapları övüp arkadaşlarımızın da okumasını sağladık. Gün geldi ödünç verilen kitabın geri gelmesini heyecanla bekledik, okuma sıralarına girdik. Okumakla kalmadık hepimiz evlerden kitap getirdik o kitaplığa… Ben bazı kitaplarıma kıyamaz ama sınıf kitaplığında da olmasını isterdim. O zaman annem ya da babam aynısından satın alırdı, onu bağışlardım kitaplığımıza…

Çok büyük bir tesadüf, otuz yıl öncesinden bir sürprizle karşılaştım geçen yıl… İlkokul arkadaşlarımdan biri o sınıf kitaplığından ödünç aldığı ve belki de mezun olduğumuz için elinde kalan bir kitabı paylaştı benimle… Çocukluğumun okuduğu sayfalara yıllar sonra tekrar dokunmak çok heyecan vericiydi. O yıllarda hayranı olduğum Arkadaş Kitaplar’ın Küçük Prens’i. Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirisi, 1980 baskı tarihi… Benim o kütüphaneye bağışladığım 23. kitap…  O yıllarda verdiğim emeğin ödülü gibi…

İlkokuldan sonra ortaokul ve lise hayatımda da aynı hedefle ama büyüdüğümüz için mi bilmiyorum, ismi de büyüyen ve Kütüphane kolu olan eğitsel kola girdim. Artık okulumuzun sınıftan bozma gerçek sayılabilecek bir kütüphanesi vardı. O kadar severdim ki ödevlerimi bile orada yapar, teneffüslerin çoğunu kitapları düzenleyerek geçirirdim. Kitap kokusu diye bir gerçeğin farkına da o zaman vardım. Bir süre gitmesem kokusunu özlüyordum. Varlığından beri haberimin olmadığı birçok yazarla orada tanıştım.

Lise mezuniyetimin o kütüphaneden de ayrılacağım anlamına gelmesi gerçeği beni çok üzmüştü. Burnumda sızı ile hatırlarım hâlâ…

Üniversite eğitimim için İstanbul’a gelince kütüphane bağımlılığım doruk noktasına ulaştı. Gördüğüm ilk gerçek kütüphane İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi…  Sonrasında tek tek dolaşıp yurt içi-yurt dışı kütüphane kültürümü geliştirdim elbette ama İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi benim için en özeli, en güzelidir… Sayısız kitaba ulaşma lüksüm biraz da olsa kendi kitaplığımı geliştirmemi geciktirse de gerçek bir okuyucu olmamı sağlayan bu kütüphanedir. Okul yıllarımda iki yıl üst üste en çok kitap kiralayanlara verilen bir belge aldım, onları ve kütüphane kartlarımı hâlâ saklıyorum.

Şimdilerde bilgisayarımı, çantamı alıp kütüphanelere saklandığım, oralarda çalıştığım da çoktur. Her gittiğimde de annemin çocukluğundaki kütüphane gelir aklıma, masaları boş, rafları dolu gördükçe… Bu şehrin kalabalığına kütüphanelerin dar geleceği günler görmek dileğiyle…

Yazar: İlkay Marangoz

Ocak 2017, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, İstanbul

 

*Yukarıda yer alan bilgiler  2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Habib Bektaş ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

 

“Motoroloji”*

 

Güngörmüş bir ırmak o. O zamanlar çok genişti. Ve derin, deli dolu, çağıldayarak akan suları vardı. Çocuk nedense ısrarla “dere” diyor. Ve ırmağın suları için “bembeyaz”. Yıllar sonra o günleri anımsayınca, ırmağı Ova adlı gelinin gerdanındaki gümüş bir kolye olarak tanımlayacaktı. Ve dere yerine “ırmak” diyecekti.

 

Hayıtların, ılgınların, söğüt fidanlarının arasından yürüyorlar. Çocuk soruyor:

“Baba, derin midir bu su?”

“Senin boyun kadar filan,” diyor genç adam. Birkaç küçük adım daha atıyorlar, sonra çocuğun önünde eğiliyor adam. Başları aynı hizada şimdi. Adam, söylediklerini yeterli görmemiş olmalı: “Bazı yerleri ama daha derin olabilir. Bir süre sonra uygun bir yer bulursak, akıntının olmadığı, yüzeriz,” deyince çocuğun yüzü gülüyor.

“Baba, sen çok iyi yüzersin, değil mi!”

Gülüyor genç adam:

“O kadar da değil, canım, ama yüzeriz işte.”

Çocuk babasının gözlerine bakıyor. Babası şaka yapmış olsun istiyor. Babası balık gibi yüzmesini bilsin istiyor. Bir şey demiyor. Yürüyorlar ırmak boyunca. Çocuk soruyor:

“Baba, bu derenin adı ne?”

“Gediz, Gediz ırmağı. Mitolojide ama “Hermos” diye geçer.”

 

Mitoloji kelimesini anlayamıyor çocuk. Ama sormak da istemiyor. Bir söğüdün gölgesine oturuyorlar. Babası elindeki çıkını açıyor. İçinde iki domates var, kendi bağlarından. İki dilim peynir. İki haşlanmış yumurta. Bir salkım üzüm. Ve bağ damının önündeki fırında yaptıkları kara ekmekten dört dilim.

Çocuk yumurta soyarken soruyor:

“Ama suyumuz yok, baba, susarsak?”

Adam “bembeyaz” suyu gösteriyor. “İşte Hermos’un suyu, içeriz.”

“Bu su içilir mi, baba?”

“Bak,” diyor adam, “billur gibi, su, beni içebilirsiniz, diyor.”

 

Yemekten sonra adam, narin söğüt dallarından oğlu için yatak yapıyor. Çocuk, toprağın üstüne uzanan babasına bakıyor kaygıyla. Onun öyle toprağın üstüne yatmasını istemiyor. Yere sarkmış dallardan birkaç dal kırıyor. Uzatıyor adama: “Baba, al, sana da yatak olsun.”

Adam gülüyor. Çok güzel gülüyor. Çocuk da gülüyor. Gülüşleri suya düşüyor. Billur gibi sular o gülüşleri uzaklara, denizlere taşıyor. Sonra adam bir masal anlatıyor. Bir çocukla bir eskicinin kısa süren hüzünlü dostluğunu. O hüzünlü masal çocuğun çok koşuna gidiyor. Ağladığını göstermeden adama soruyor:

“Baba, bu bir masal mı?”

“Hikâye de denebilir,” diyor adam.

Çocuk meraklı:

“Baba, bunu sana kim anlattı?”

“Bilmem,” diyor adam, “unuttum şimdi. Bir yerde okumuş da olabilirim.”

Çocuk o hikâyeyi unutmuyor. Zaman zaman düşünüyor. Babasından dinlediği hikâye mi masal mı, işin içinden çıkamıyor. Kuşkulanmasının nedeni, babasının anlattığı, annesinden dinlediği masallara hiç benzemiyor.

 

Sonra günler geçiyor, aylar, belki de yıllar. Çocuk okula başlıyor. Çocuğun kitapları oluyor. Ama onlar ders kitapları. Çocuk hikâye kitaplarının da olmasını istiyor. Ama babasına kıyamıyor. Baba, bana hikâye kitabı al, diyemiyor. Ayakkabısı delinip su aldığında da diyememişti. Babasının parası az, biliyor. Çocuğunun istediği bir şeyi alamazsa babasının üzüleceğini biliyor çocuk. Bilmek de değil, seziyor.

 

Nereden duydu? Şimdi anımsamıyor. Kendi gittiği okul değil. Bir başka okul. O okulun bahçesinde uzun, barakaya benzer bir bina var. Oraya kütüphane diyorlar. Çocuk kütüphaneyi buluyor. Nasıl buluyor, şimdi bilmiyor. İçeriye girecek. Ama o zamanlar podye dedikleri kara önlüğünün üstünde kurumuş çamur lekeleri var. İçeriye girmeye cesaret edemiyor. Okulun bahçesine giriyor. Önlüğünün üstündeki çamur lekelerini ıslattığı eliyle temizlemeye çalışıyor. Ne yazık ki önlüğün önü daha bir çamur bulaşığı oluyor. Çocuk öyle, ıslak önlüğüyle giriyor içeriye. Girer girmez de burnuna bir koku geliyor. Bu o güne dek hiç algılamadığı bir koku. Çok sonraları onun kitap kokusu olduğunu öğrenecekti çocuk. En dipteki küçük masanın arkasında kocaman, ama çok kocaman bir adam görüyor. Adamın çenesinin altında bir çene daha var. Çocuk korkuyor. Geriye dönmek, kaçmak istiyor. O zaman işte o adam, şişman olduğu için başını öne eğdiğinde çenesinin altındaki bölümün katmerleşmesiyle neredeyse bir ikinci çenesi oluşan adam sesleniyor çocuğun arkasından:

“Evladım, nereye gidiyorsun?”

Çocuk sanki bir suç işlemiş de… Ne desin. Masanın ardındaki adama dönüyor ama yere bakıyor. Duyulur duyulmaz “Eve, eve gidiyorum,” diyebiliyor.

Gülüyor çift çeneli adam. Gülünce çok güzel oluyor. Yüzü gülen bir aydede oluyor. Çocuk da gülmek istiyor. Ama korkuyor. Belki gözleriyle güldü, kim bilir. Adam soruyor:

“Neden geldin, yavrum?”

“Kitap,” diyebiliyor çocuk. Sonra, nice sonra da ekliyor, “öğretmenim.”

Adam yanına çağırıyor çocuğu. “Gel bakalım çamurdan adam,” diyor, “gel de biraz sohbet edelim.” Soruyor:

“Hangi okula gidiyorsun?”

Çocuk gittiği okulun adını söylüyor. Sonra da nedense ekliyor: “Ben okulu sevmiyorum ama!”

Adam yine gülüyor, çok güzel gülüyor. “Ben de sevmezdim,” diyor. Sonra ekliyor: “Kitapları seviyor musun?”

Çocuk yere bakarak konuşuyor:

“Onları da sevmiyorum!”

Adam sorarken gülüyor:

“Neden sevmiyorsun?”

“Çünkü onlar ders kitaplarıdır!”

Öğretmen yine gülüyor, kocaman:

“Yahu onları ben de sevmezdim! Peki senin masal kitabın, hikâye kitabın yok mu?”

Çocuk ne diyeceğini biliyor. Biliyor ama nasıl dese:

“Babama söylemedim,” diyor duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra adamın gözlerine bakarak konuşuyor: “Belki parası azdır, öyle düşündüm.”

Adamın gözleri bulutlanıyor. “İyi düşünmüşsün, aferin,” diyor. Sonra tavana bakıyor iki çeneli öğretmen. Çocuk o öğretmenin kendi gittiği okuldaki öğretmenlere benzemediğini fark ediyor. Adam yine soruyor:

“Neden böyle çamura bulandın?”

“Çamur çoktu. Buraya girmeden çeşmeye gittim, temizledim.”

Gülüyor adam. Soruyor:

“Neden temizledin ki?”

Çocuk adamın gözlerine bakıyor. Adamın gözlerine bakarak konuşuyor:

“Kitap var ya… Kitap çamur olmasın…”

Adam çocuğa el ediyor. “Gel,” diyor. “Gel gel, yanaş.” Sonra kocaman elini çocuğun başının üstüne koyuyor, sıfıra vurulmuş saçları okşuyor. “Sen akıllı bir çocuksun,” diyor. “Üstelik iyi bir çocuksun.”

Çocuk, boğazının neden yandığını, neden tıkanır gibi olduğunu anlayamıyor.

Sonra yine konuşuyor adam:

“Sana buradan kitap vereceğim. Evde okur geriye getirirsin. Anladın mı?”

“Anladım,” diyor çocuk.

“Seni buraya üye yapalım,” diyor adam.

Çocuk üyeliğin ne olduğunu hem anlıyor hem anlamıyor. Yine yere bakarak konuşuyor:

“Ben üye olmam. Ben benim, işte böyle. Kitap verirsen okur sonra geriye getiririm.”

Adam yine gülüyor. Kütüphanenin açık olduğu gün ve saatleri söyledikten sonra bir kitap uzatıyor çocuğa. “Al bakalım şu kitabı, okulu sevmeyen çocuk” diyor. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi soruyor: “Yahu senin adın ne?”

Çocuk adını söylüyor. Ve aydedeye benzettiği güzel adamın verdiği kitaba bakıyor. Kitabın üstünde Ömer Seyfettin yazıyor. Çocuk soruyor:

“Kitabı ne zaman getireyim?”

“Okuyup bitirdikten sonra,” diyor öğretmen.

Çocuk hiçbir şey demeden çıkıyor dışarıya. Çeşmenin yanındaki çınarın altına oturup okumaya başlıyor. Ne kadar zaman geçti bilmiyor. Ama göğsündeki çamur bulaşıkları kurumuş. Koşarak giriyor kütüphaneye. Kitabı uzatıyor adama. Adam şaşırıyor. Gözlerini kocaman açmış. Soruyor:

“Neden getirdin kitabı geriye?”

“Sen öyle dedin ya,” diyor çocuk.

“Nasıl dedim?”

“Okuduktan sonra getir!”

Gülüveriyor adam. Çocuğa okuduğu hikâyeyi anlattırıyor. Dinlerken bir kez daha gülüyor. Çocuğun kısacık saçlarını okşuyor. “Eee sen yeni bir kitabı hak ettin,” diyor.

Böyle başlıyor.

 

Çocuk okulu sevmiyor. Ama üye olmadan kütüphaneden eve kitap taşıyor sürekli. Kitaplar gidiyor geliyor, gidiyor geliyor. Adam bir gün çocuğa bir kitap uzatıyor. Kitaptaki hikayelerin arasından bir hikâye gösteriyor. Diyor ki, “Bu hikâyeyi çok seveceksin.”

Çocuk hikâyenin adına bakıyor: “Eskici”. Sonra adama bakıyor. Nereden biliyorsun seveceğimi der gibi bakıyor. Adam kısaca anlatıyor. Bu hikâyede bir çocuk var, diyor, bir çocukla bir seyyar kundura tamircisinin kısacık dostluğu.

Çocuğun bakışları dalgınlaşıyor, uzaklara gidiyor. Bir ırmağın kıyısına. Babasının anlattığı masal geliyor gözlerinin önüne. İlk kez adamın yüzüne bakarak gülüveriyor, sıcacık. “Ben bu masalı biliyorum,” diyor.

Adamın kaşları çatılıyor:

“Bu masal değil!” diyor.

Çocuk sesini babasının sesine benzetmeye çalışıyor:

“Hikâye de denebilir.”

Adam kahkahalarla gülüyor. “Anlat bakalım hikâye de denebilen bu masalı!”

Annesi ve babasını kaybetmiş bir çocuğun Arabistan diye bir yere gemiyle gidişini anlatıyor çocuk, aynı babasının anlattığı gibi. Çocuğun ve eskicinin ağlayışlarını. Bir de eskicinin çocukla biraz daha söyleşebilmek için işi yavaşlattığını.

Kütüphanedeki kitap kokularına hüzün ekleniyor. Adam kitabı uzatıyor:

“Bu kitapta başka hikâyeler de var. Al, oku. Lütfen ama o hikâyeyi bir kez daha oku!”

“O hikâyeyi ben okumadım ki!”

Adam şaşırıyor:

“Nereden biliyorsun öyleyse?”

“Babam anlattı, Hermos’un kıyısında,” diyor çocuk.

Adamın gözleri açılıyor:

“Neyin kıyısında, neyin kıyısında?”

“Gediz ırmağının kıyısında,” diyor çocuk. “O ırmağa ama motorojide Hermos derler.”

Adam kahkahalarla gülerken güçlükle konuşabiliyor:

“Nerede derler nerede?”

Çocuk çalımlı çalımlı “motorojide” deyince adam çocuğa sevgiyle bakıyor. Sonra da koşup mitolojiyle ilgili bir kitap daha uzatıyor çocuğa. “Al, buna da bir göz at bakalım…”

 

Yıllar yılları kovalamış. Çocuğun saçları apak olmuş. Nedendir bilinmez ak saçlı çocuk yine aynı ırmağın kıyısına gitmiş. Bok ve fabrika artığı kimyasal maddeleri taşımaya çalışan ırmağın kahverengiye dönük rengi yüreğini sızlatıyor ak saçlı çocuğun. İşte tam o anda sulara düşen gülüşünü düşünüyor, ve babasının gülüşünü. Kütüphaneci öğretmenin gülüşü geliyor gözlerinin önüne. O gülüş nerede? O gülüşü nerede bulabilir çocuk? Sulara bakıyor. Sonra gökyüzüne. Sanki babasıyla kütüphaneci öğretmen yan yanaymış, konuşuyorlarmış Refik Halid Karay diye bir yazar üzerine.

 

Kente girerken kütüphaneci öğretmene“motoroloji” deyişi aklına geliyor. Gülüveriyor kendi kendine. Gülüyor, gülüyor, gülüyor. Sonra da gözlerinden akan yaşları gülüşüne yoruyor.

 

Yazar: Habib Bektaş

 

*Tüm hakları saklıdır. Eser sahibinin izni olmaksızın bu dokümanın tamamı veya belli bir bölümü hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda kaynak gösterilse dahi izin alınmadan kullanılamaz, çoğaltılamaz ve kopyalanamaz.

**Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Seran Demiral ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Kitapseverler, sadece okumayı değil, kitabın kokusunu, sayfalarına dokunmayı, kitaplarla dolu bir odaya girmeyi, bilhassa eski ciltli kitapların yer aldığı sahafları ve tabii ki kütüphaneleri de sever. Ben çocukluk ve ilk gençliğimin kitapçı ve sahaflarda geçtiğini söyleyebilirim, ancak ne yazık ki yeterli sayıda halk kütüphanesi olmayan, mevcut kütüphanelerde de mekân ve eser sayısı/çeşidi konusunda eksikliklerin olduğu ülkemiz kütüphaneleriyle çoğumuz gibi üniversite yıllarımda tanışıp ilişkilerimi son birkaç senede geliştirdim diyebilirim. Bizde kütüphaneler akademik araştırma amaçlı kullanılır genellikle, ya da ödevi olan öğrenci çalışmak için sessiz yer arayışı nedeniyle gider, kütüphaneler liseli ve üniversiteli öğrencilerle akademisyenlerin ortaklaşa kullandığı alanlardır. Mimarlık okurken kendi tercihimle yaptığım ilk proje bir kütüphane projesiydi ve kütüphane yapılarına tasarım açısından da ilgi duymam nedeniyle, gittiğim her şehirde kütüphane gezme alışkanlığım var ve açıkçası en çok imrenip “bizde niye yok böylesi” sorusunu sorduğum şey, büyüklüğü, konumu ve tasarımı açısından bir nebze ama daha çok halkın her kesimi tarafından kullanımıyla kütüphane binaları oluyor. Bilginin her şey anlamına geldiği zamanımızda, ancak bilerek ve düşünerek varlığımızın anlam kazandığına inanıyorum ve bilgi aktarımının vücut bulduğu kütüphane yapılarını oldukça önemsiyorum. Bir yerde kütüphane olup olmaması, şayet varsa orada yaşayan insanların bundan haberdar olup olmaması ve kimin hangi amaçla ne kadar sıklıkla o kütüphaneyi kullandığı, o yerde yaşayan insanlar hakkında fazla sayıda sonuca varmamıza yardımcı olabilir sanıyorum ki. Kütüphanenin önemi için kabaca bunları söyleyebilirim, benim için özel anlamıysa, farklı mekânlarda çalışmayı da sevmem gereği, gittiğim her şehirde girdiğim her kütüphanede iki satır yazmışlığımın, çalışmışlığımın, düşünmüşlüğümün olması. Yazarak yaşıyorum ve yazıyla bütünleşen mekânlarda yazıyorum. Evimden uzun süre uzakta kaldığımda evimle ilgili en çok özlediğim şeylerin başında ise, kendi kitaplığım oluyor, diyerek sonlandırayım.

Yazar: Seran Demiral 

 

*Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Hanzade Servi ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Kütüphanelerin benim için ne anlam ifade ettiğini açıklayabilmem, sanırım içimdeki dedeyi uyandırıp “nerede o eski bayramlar” ruhuna bürünmemi gerektiriyor. (Evet, benim içimdeki yaşlı insan nedense nine değil, dede.) Teknolojinin bizi dönüştürdüğü robotumsu, tekdüze, birbirinin aynı halden kesinlikle hoşlanmıyorum. Ve bu halin, her şeyi olduğu gibi, hayatımızdaki ‘kütüphane’ algısını da, geri dönülemez şekilde, derinden etkilediğini düşünüyorum.

Çocukluğumda kütüphane, ödev konularımı araştırmak için gittiğim, masalsı bir dünyaydı. Kitapların kokusuna, ortamın sessizliğine ve özellikle eski gazete arşivlerine bayılırdım. Kütüphaneye gittiğimde, dikkatimi dağıtacak hiçbir şey olmazdı. Sadece okur, yazar ve ara verdiğimde de sessizce, diğer okuyup yazan insanları incelerdim. Özünde tek yaptığım, sadece sessiz bir mekana girip okumaktı, ama kütüphaneye gittiğim günler, dünyanın en büyük macerasına çıkmışım gibi hissederdim.

Üniversiteyi de, cebimizde internetin olmadığı bir zaman diliminde bitirmiş olmayı şans olarak görüyorum. Üniversitenin kütüphanesi, çocukluğumdaki heyecana yeni bir huzur daha eklemişti. Kütüphaneye sadece ödev araştırmak, ders çalışmak ya da kitap okumak için değil, kalabalıkların içinde sessizce yalnız kalabilmek için gidiyordum. Geçenlerde yaptığım Eskişehir ziyaretinde, kütüphanenin geceleri de açık olduğunu öğrendim ve bu beni gerçekten çok heyecanlandırdı ve mutlu etti. Kütüphanede sabahlamanın, büyüleyici bir deneyim olacağına eminim.

Eskiden kütüphaneler çok çok önemliydi, ama bugün daha da önemli olduklarını düşünüyorum. Hatta kütüphaneleri, günümüz teknolojisinde delirmemek için bir ihtiyaç olarak görüyorum. Günün belli zamanlarında internetten, sosyal medyadan uzaklaşmaya mecburuz. Aksi halde beynimizin kendi kendini imha edeceğine dair garip bir korku geliştirdim. Gerçekten de, bütün gün, yolda gördüğümüzde selam vermeyeceğimiz insanların fotoğraflarına bakmanın bize pek de iyi geldiğini düşünmüyorum. Aynı şey, alışveriş merkezlerinde robot gibi yürümek için de geçerli… Ben buna, ‘dolap beygiri sendromu’ diyorum. Sürekli aynı şeyleri yapıyoruz ve bu yaptığımız şeylerin ne kadar korkutucu düzeyde “boş” olduğunu, ancak şöyle bir çarkın dışına çıkıp diğer insanlara baktığımızda anlıyoruz. İşte bu noktada bizi kurtaracak tek şey, kitaplar ve kitapları bulabildiğimiz yerler…

Kitaplarımı doğrudan bilgisayara yazamam. Hâlâ defter ve kalem kullanır, bilgisayara sonradan geçiririm. Ve bugüne kadar hiç “e-kitap” okumadım, okuyamam. Kütüphaneleri, çocukların teknolojiden bir süreliğine de olsa uzaklaşabildiği masal dünyaları olarak görüyorum. Ve yetişkinlerin, hayat koşuşturmacası içinde biraz olsun ruhlarını dinlendirmek adına, kesinlikle kütüphanelere ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Belki bu ihtiyacın farkında bile değiller. Aldığı kitabın sayfalarını ilk önce uzun uzun koklayanlar için, kütüphanelerin verdiği huzuru kelimelere dökmek zor. Yıllar önce bir karikatürde gördüğüm gibi: Çocuk, Noel Baba’ya sayfalar dolusu bir hediye istek listesi sunar. Noel Baba da ona, kütüphane kartı verir.

 

Yazar: Hanzade Servi

*Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Güzin Öztürk ve Çocuk Kütüphaneleri Mesajı

Çocukken kütüphane kartım vardı. Her hafta bir kitap seçer, merakla ve heyecanla okur, sonraki hafta değiştirmek için yine kütüphanenin yolunu tutardım. İçerideki yoğun kitap kokusunu duyunca ve masalara oturmuş, başları kitaplara eğilmiş çocukları görünce içimi bir sıcaklık kaplardı. Kendimi evimde hissederdim.

Kütüphaneler canlıdır çünkü raflardaki kitaplar da nefes alır, bir sürü kitap kahramanı kütüphanenin içinde sizinle birliktedir  asla yalnız hissetmezsiniz, canlıdır çünkü çocuk sadece kendisinin istediği bir kitabı seçebilir, seçme hakkını kullanır, kütüphanenin koridorunda yürür okuyacağı kitabı seçerken başka kitaplara dokunur, onları eline alır belki de bir sonraki okuyacağı kitaba da karar verir. Üstelik, kütüphanedeki kitaplar ücretsizdir. Sadece, okunmak isterler, kitaplar okunarak hak ettiği değeri alırlar. Tamamen kalp işi 🙂

İşte, kütüphanelerin kitap kokusunu bir kerecik içine çeken çocuk, kitap okumanın kalp işi olduğunu bilir, hep okumak ister. Hele bir de çocuklar için özel bir bölüm ayrılmışsa daha ne olsun…

 

Yazar: Güzin Öztürk

*Yukarıda yer alan bilgiler Tudem Yayin Grubunun desteği ile 2017’de Çocukları Kütüphanelerle Buluşturalım Projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Instagram